|
Açtığı
lokantayla Montreal'de olay yaratan bir mutfak sevdalısı: Reza Azarpoor

Değerli okuyucularımız,
Montreal'de yeni bir lokanta açıldı, adı Arëm. Yani bizim deyişle
Harem. Alışılmışın dışında, oldukça değişik bir yer. Açılışı da
muhteşem oldu; tüm yerel basında yazıldı çizildi, beğenenler oldu,
"garip buldum" diyenler oldu, ama bu lokantaya giden herkesin
söylediği ortak bir şey vardı, "biraz tuzlu". Hatta gazetelerde
Montreal'in en pahalı lokantası diye adlandırıldı. Aslında pahalı
soyut bir kavram; neye göre pahalı? Benzerlerine göre derseniz,
benzeri yok bu mekânın en azından Montreal'de. Yemekleri derseniz,
her biri bir sanat eseri adeta. Yapılırken hiçbir emek ve masraftan
kaçınılmamış. En modern aletler kullanılmış, malzemelerin hepsi
organik, biyolojik. Neyse, ben çok merak ettim, şöyle sordum soruşturdum,
araştırdım ve de sahibini bulup mekânında ziyaret ettim. Reza Azarpoor,
İranlı bir mimar. Yüksek öğrenimini Dubai ve İstanbul'da tamamlamış,
mükemmel Türkçe konuşuyor. Çocukluğundan beri yemek pişirmeye meraklıymış;
özellikle de Osmanlı Hareminde pişen yemeklere ayrı bir ilgi duyuyormuş.
Bu konuda uzun araştırmalar, çalışmalar yapmış ve Harem mutfağının
en mükemmelini sunmak amacıyla Montreal'de tam istediği gibi bir
yer bularak, restoranını açmış. Söyleşi yapmak üzere kendisini ziyarete
gittim ve bizim gençliğimizin tabiriyle, tam anlamıyla "dağıldım".
Mekân, dekor, antikalar, sunumlar, menüler her şey gerçekten çok
ince bir titizliği yansıtıyordu. Ama asıl ilginç olan mekânın sahibi
Rıza'ydı. Sanki gerçekleştirdiği bu 'konsept' çok doğal ve çok kolaymış
gibi gayet mütevazı bir şekilde anlattı Arëm'in öyküsünü. Gerisini
kendisinden dinleyelim. İşte karşınızda reyhan ya da kekik sulu
şerbetlerin akıtıldığı, yumurta sarılarının küp şeklinde ikram edildiği,
zeytinyağının pomat, tereyağının toz hale getirilip sunulduğu, gözünüzün
önünde azotla dondurmaların yapıldığı bu büyülü, bu "nev'i
şahsına münhasır" Arëm lokantası ve tahta papyonlu sahibi,
kibar insan Reza Azarpoor...
- Ben İran'da
Türkiye sınırına yakın bir şehirde doğdum, sonra Tebriz'e taşındık.
17 yaşıma kadar orada yaşadım, sonra Tahran'a geçtik. Orada İngilizce
eğitimi aldım, sonra Dubai'de İç Mimarlık okudum. Bitirince Kanada'ya
gelmek istiyordum ama, benim dosya New York'taki 11 Eylül olayına
denk geldi ve kapandı. Ben de Türkiye'ye geldim; bir sene Ankara'da
yaşadım, sonra İstanbul'a geçerek Mimar Sinan Üniversitesi'nde mimarlık
eğitimi aldım. Sonra da Montreal'e geldim ve burada kendi restoranımı
açtım.
- Ailen hâlâ
İran'da mı yaşıyor?
- Kızkardeşim İstanbul'da yaşıyor. Annem, babam ve erkek kardeşim
İran'da. Fakat sık sık Türkiye'ye gidip geliyorlar.
- Sen İran'a
gitmiyor musun?
- En son 6 sene önce gitmiştim. Sonra da hiç fırsat olmadı. Ailem
sık sık Türkiye'ye geldiği için, gerek de olmadı.
- Kanada işi
olmayınca neden Türkiye'ye gittin?
- Türkiye benim aslında çok sevdiğim bir ülkeydi. Oraya okumaya
gitmeden önce Türkçe'yi çözmüştüm. Oraya tatile gidişlerimizde gazete,
dergi alırdım yanıma, İran'a dönünce onlarla Türkçe antrenman yapardım
düzgün konuşabilmek için. Benim babam da ODTÜ mezunudur; tabi onun
da etkisi vardır. Ama ben yerleşmek için hep Kanada ya da Amerika'yı
düşünmüşümdür. Ancak bu 11 Eylül meselesi olunca Türkiye'ye gittim
ve orada başladım. İyi ki de gitmişim.
- Peki sonra
buraya geldin, burada ne yaptın?
- Buraya gelmeden önce kısa bir dönem Roma'da yaşadım. Oraya yerleşmek
diye bir niyetim yoktu. Kısa bir dönem için gittim, sonra da buraya
geldim. Hep kendime bir restoran açmak isterdim. Bu benim hayalimdi.
Gelir gelmez, buradaki potansiyeli gördüm ve direkt mutfağa girdim,
yani mutfaktan başladım. Burada Sefa restoran var, oranın sahipleri
benim okuldan; Mimar Sinan'dan arkadaşlarım, orada çalıştım bir
süre, sonra da kendi projeme başladım.
- Peki nereden
çıktı bu sevda, mimarlık eğitiminden sonra özellikle?
- Bu benim çocukluktan beri olan bir sevdam. Hatta o derece ki,
küçükken davete filan gittiğimde yemek kötüyse o yemek yenmeyecek
diye yasak koyarmışım. Küçüklükten arkadaşlarım da hatırlar bunu.
Benim oyuncaklarım, et kıyma makinesi, tencere tavaydı. Tamamen
çocukluktan gelen bir şey ve hep kendi kendime denemeler yaptım.
İlk denememi yaptığımda herhalde 5-6 yaşındaydım. Kardeşim doğmuştu,
annem yatıyordu, ona pilav yapayım dedim, tabi pilav lapa oldu,
ben de onu çorbaya dönüştürdüm. Bizde pirinçle çorba yapılmaz, onu
bizim ailede ilk kez ben yapmıştım. Öyle öyle başladım. Tabi annem
ve anneannem çok yardımcı oldular benim bu merakıma. Ve giderek
gelişti. Öyle ki, 13 yaşına geldiğimde evde bir ön yemeği ben çıkarıyordum.
Ben hep arkadaşlarıma söylerim, yurtdışına taşınanlar olur, hep
annelerinin yemeklerini özlerler. Oysa bizde, annem babam İstanbul'da
okurken bana geldiklerinde, "Reza senin yemeklerini özledik,
bize yemek yap" diyorlardı. Tabi mimarlık da benim bir aşkım.
Şöyle söyleyeyim; aşçılık, mimarlık ve modayı çok seviyorum, fakat
hep şunu düşündüm, eğitimini almadan mimarlık yapamam, ama kendimi
bir şekilde aşçılık için yetiştirebilirim. Dolayısıyla mimarlık
eğitimimi aldım, hafta sonları da profesyonel mutfak kiralayıp orada
antrenmanlar yapıyordum Türkiye'de. Ve gastronomi dünyasında neler
oluyor, aşçılık nereye gidiyor, hep okuyordum. Yeni yapım teknikleriyle
ilgileniyordum, öyle böyle kendimi geliştirdim.
- Peki hayalinizi
gerçekleştirdiniz; ya mimarlık, onu askıya mı aldınız?
- Hayır, mesela bu mekânın mimarlığını ben yaptım. İstanbul'da ve
İran'da da birkaç proje yaptım, fakat şimdilik tabi Montreal'de
bu konsept yeni olduğu için, buna yoğunlaştım. Ama tabi ki zamanla
mimarlığa da yöneleceğim, hatta her an dönebilirim.
Dilerseniz Arëm'deki
özel odalarda kendinizi özel duyumsuyorsunuz...
- Lokantanız
çok değişik, hiç alışılmış bir konsept değil, nasıl oldu bu?
- Ben bu bölgeyi, yani Griffintown'u çok seviyorum. Daha Türkiye
kökenliyken Montreal'i araştırıyordum, semtlere bakıyordum, neler
oluyor diye. O zaman fark ettim ki, burası gelişiyor ve burada kentsel
dönüşüm yapılıyor. Projelere filan baktım; New York'la kıyaslanamaz
ama, burası ileride, bir 5 yıl sonra Montreal'e bir Manhattan havası
verebilir. Sokaklar, binalar, hangar yapıları falan çok hoşuma gitmişti.
Buraya gelince - yaklaşık bir buçuk, iki yıl oldu- restoran aramaya
başladığımda da direkt burada bakınmaya başladım. Herkes "deli
misin, araba bile geçmiyor" falan dedi. Ben aldırmadım. Hazır
restoran istemiyordum, sıfırdan olsun istiyordum. Tamamen kendim
yapabilmek için. Tabi konseptim de belliydi, yani Osmanlı konsepti.
Buraya girince ilk koridoru gördüm ve tamam dedim, burası olmalı.
Alanlar benim için çok önemli. Bu mimarlık geçmişimden ötürü de
olabilir. Alanların insanlar üzerinde bıraktığı etkiler de çok önemli.
Bu mekâna girdiğinizde sizi koridor karşılıyor, oradan başka bir
mekana geçiyorsunuz, oradan bir lobiye ulaşıyorsunuz ve o lobide
dağılımlar yapılıyor; ana salona, mutfağa, VIP odalarına geçişler
var. Bu alan bölmeleri beni çekti. Gerçi burası tam olarak böyle
değildi, ben her şeyini değiştirdim. Fakat bunu hayal edebiliyor
insan, üstünde bina olmaması, tavandan ışık gelmesi, bütün bunlar
beni etkiledi açıkçası. Yani Montreal'de rastlanılabilecek türden
bir yer değil.
- Peki ya eşyalar?..
- Eşyaların hepsi Türkiye'den,
- Bazıları da
antika galiba…
- Evet, birçok antika var. Şu duvarda gördüğünüz Osmanlı Amblemi
400 yıllık bir ağaçtan yapılmış. Fakat amblemin 180 yıllık bir geçmişi
var. Çok özel bir ağaç. Ben araştırdım, ancak ağacın kökenini bulamadım.
Ama hâlâ kokuyor. Enteresan bir kokusu var. Sonra yelek, kaftan
var, Osmanlı çeşmesi var. Sadece Sultana yapılan kahvenin kavrulduğu
eleman var, böyle antikalar var. Ayrıca sırf bu restorana yapılmış
tabaklar var haliç desenli. Koltukların kumaşları Vakko'dan, çiniler
İznik'ten geldi, özel yapıldı. VIP odası için birkaç takım, tamamen
bakır ağırlıklı eşyalar var. Onlar el yapımı. Aplikler benim kendi
tasarımım. Türkiye'den ressam sanatçılarla çalıştım, birkaç resim
getirdim, duvar resmini sağ olsun bir İranlı arkadaşım yaptı.
-
Peki burayı satın mı aldınız?
- Hayır, kira,
- O zaman yazık
değil mi bunca masrafa? Tam Türk zihniyeti değil mi? Neyse, bunu
söylenmemiş farz edelim ve de gelelim mönünüze, mönünüz çok konuşuluyor.
- Evet, biliyorum.
- Neler var
mönüde?
- Benim restaurant'ımın konsepti şöyledir: Her ay mönü değişecek,
her ay farklı bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Başlangıç mönüsü
fiks mönüdür ve o hep öyle devam edecek. Ama devamı değişecek. Farklı
sunum şekilleri… moleküler mutfak hakkında ne kadar bilginiz var,
bilemiyorum, Osmanlı mutfağının modern yemeklerini yapıyoruz. Tatlar
ve aromalar tamamen aynı tutuluyor, ama yemekler modern tekniklerle
yapılıyor. Modern makinelerle, kurutucularla, bisküvi makineleriyle
falan yemekler yapıyoruz. Dondurmalar taze yapılıyor; 10 dakikada
hazırlanıyor. Dolayısıyla ağzınızda kalan tat çok daha taze oluyor.
Ama tüm yemekler Osmanlı mutfağından. Ben Türkiye'de kaldığım sürece
Topkapı Müzesi yemek arşivlerinde Osmanlı mutfağını araştırdım,
bütün tatları inceledim. Mesela tüm helvaları çıkardım, neler kullanılıyor
diye baktım. Aslında Osmanlı çok füzyon bir kültür, ele geçirdiği
toprağı asimile etmeyip onun iyi yönlerini alıp, hem mutfağa hem
de siyasete katıp bir sürü şey yapıyor. Sazını çalgısını alıyor,
edebiyatını alıyor geliştiriyor ya da öyle bırakıyor. Bu benim hep
dikkatimi çekmiştir. Ben bunu övünmek adına söylemiyorum, ama benim
kişiliğim de böyle. Şimdi bütün dünyadaki moleküler mutfaklara baktığınız
zaman, rezervasyon yapıp gittiğinizde, size fiks bir mönü sunuyorlar.
Bu da başlangıçtan sona kadar hep şefin seçimi oluyor. Yani başlangıçtan
sona kadar size sunulmak istenen bir tat oluyor. Dolayısıyla siz
o restaurant'a gittiğiniz zaman el mecbur, tatmak zorunda hissediyorsunuz
kendinizi. Bizde ise durum biraz farklı; mönümüz 5 seçenekten oluşuyor:
Kuzu, dana, kuş, yani av eti, balık ve son olarak da vejetaryen.
Her seçenek de 4 tabaktan oluşuyor; sıcak ve soğuk başlangıç ana
yemek ve tatlı. Ama başlangıç gelmeden ve tüm tabakların arasında
mutfaktan kaşıklar içinde tatlar çıkıyor ve misafirlerimiz arada
onları tadıyorlar. Yani kahve ve şerbetle birlikte, toplam 10-11
çeşit yemek sunuluyor. Benim hep düşündüğüm ve insanlara yansıtmak
istediğim Osmanlı ziyafetleridir. Osmanlı ziyafetlerinde çok enteresandır
(ilginçtir), mutfakta mönü hazırlanıyor, ilk önce Padişaha geliyor,
o onaylarsa o ziyafette o sunuluyor. Mesela Sultan Murat yemek arasında
bir meyve servisi istermiş, -Fransa'da çıkan "nouvelle cuisine"de
de uygulanan bir yöntem bu- hazmettirici olarak, sonra tekrar pilav
yenirmiş. Biz de yaklaşık o konsepti yapmaya çalıştık. Başarılı
da oldu, fakat onun süresi bir aydı ve bitti. Şimdi yeni bir mönüye
başladık. Yeni mönümüzde misafirlere bir "bouché" (tadımlık)
seçeneği sunuyoruz. 5 ya da 10 bouché. Başlangıçlar var, sıcak ya
da soğuk, ana yemek seçenekleri var, tatlı seçeneği var, tatlı seçeneğinde
sadece benim yaptığım bir tatlıyı, konukların masalarına giderek,
insanlarla sohbet ederek, yapıp sunuyorum. Ya böyle tek tek seçebiliyor
konuklar ya da yine fiks ziyafet mönüsü seçebiliyorlar. Ancak burada
5 seçenek değil, fiks yiyorlar. Kendilerine hangi eti istediklerini
ya da vejetaryenler mi, alerjileri var mı soruyoruz. Biliyorsunuz
Osmanlı mutfağında fıstık, fındık, ceviz, badem çok kullanılır...
Çok şükür bugüne dek alerjisi olan bir konuğumuz olmadı; yani bir
sıkıntı yaşamadık. Çünkü asıl tadı verenler kuru meyveler. Bir de
"brunch" (geç kahvaltı) mönüsü var. Yine orada da salebe
kadar yapılıyor. Salebi kendimiz yapıyoruz. Her şeyi kendimiz yapıyoruz,
malzemelerimiz organik. Brunch mönümüz fiks mönüydü. Önünüze geldikçe
bir deneyim yaşıyordunuz. Ancak baharın gelişiyle buna istediğiniz
bir yemeği seçme seçeneğini de kattık.
- Peki ne var
kahvaltıda?
- Çorba var. Gününe göre değişiyor. Pancar çorbası, buğday ya da
elma veya ayva çorbası. Biliyorsunuz, Osmanlı'da meyve çorbaları
çok revaçta...
- Evet duymuştum,
bağırsakları çalıştırması için. Zaten en önemli konuları da oymuş...
Neyse, çorbadan sonra?
- Humus ve pastırma var... Pastırma ve sucuğu da kendimiz yapıyoruz.
Sonra közlenmiş patlıcan ve sucuk-yumurta seçeneği var. Ama bu Türkiye'den
alışık olduğumuz, yani bildiğimiz sucuklu yumurta değil. Son derce
modern bir şekilde sunuluyor. Yapımı da modern, yani sadece takdim
değil.
- Nasıl görünüyorlar?
- Sucuklar top şeklinde ve içten ızgara ediliyor, sadece dışı değil.
Yumurtanın sarısı ve beyazı ayrılıyor, sarıları küp şeklinde, beyazı
da ya köpük ya da kurutulmuş olarak sunuluyor. Tereyağını da toz
hale getiriyoruz. Tabi tereyağınla yemek yapılıyor. Ancak servis
esnasında akıtma tereyağı yerine serpme tereyağı kullanıyoruz,
- Tuz gibi yani..
- Dokusu tuzdan biraz daha farklı oluyor. Zeytinyağını da katı halinde
sunuyoruz. Yani sıkıp ekmeğinize sürebiliyorsunuz.
- Peki, fiyatlarınız
biraz yüksek, hatta oldukça yüksek, bu konuda ne diyorsunuz?
- Organik olduğundan ötürü ...yüksek... Ben hiçbir zaman yüksek
demiyorum. Fiyat budur. Mesela bir telefonun fiyatı 700 liraysa
değeri de 700 dolardır. Apple bir telefonu 1000 dolara satıyorsa,
değeri 1000 dolar demektir. Belki bir düğmenin tasarımı için ödediği
para maliyeti yükseltmiştir. Şimdi bütün etmenleri kattığınızda…
mesela biz bir yemeği klasik biçimde pişirip sunmuyoruz. Birçok
işlemden geçiyor. Kimse burada bu yöntemleri bilmiyor. Ben şefleri
en az 4-5 ay eğitime tabi tutuyorum.
- Siz şef değil
misiniz? Kaç şef var?
- Ben "executif" şefim, toplam 6 tane şef var.
- Yine fiyat
konusuna dönelim…
- Fiks mönü fiyatımız 150 dolar artı vergi. 5 çeşit servisimiz oluyor,
ayrıca yemeklerimizin hepsi organik malzemeyle yapılıyor; un, şeker
hepsi, sebzeler de öyle.
- Tamam, tabi
ki onu anlıyorum. Her şeyi göz önünde bulundurunca mutlaka belli
bir fiyat ediyordur ama, yine de müşteri açısından fiyatlar biraz
yüksekçe değil mi? Alt tarafı bir yumurta yedik demezler mi?
- Evet haklı olabilirsiniz, ama ben de şöyle diyorum; benim bir
duruşum var, en iyisini yapmaya çalışıyorum. Ben o bir yumurtayı
küp haline getirmek için inanın 1,5 saat uğraşıyorum. Web sitemizde
fotoğrafı var. Tabi tek yumurta değil, 10 yumurta yapıyorum ama
onu pişirerek değil, Amerika'dan getirttiğim özel bir makinayla
yapıyorum. Dolayısıyla işlem çok farklı. Evet, nihayetinde yediğiniz
bir yumurta, ama bindiğiniz bir araba da demir parçası.
- Sunumlarınız
da çok değişikmiş diye duydum.
- Evet çok özel sunumlarımız var. Mesela ben kendim haftada bir
ya da iki kez böyle bir restorana gelip yemek yemem, ama kırk yılda
bir olur. Bu başlı başına bir deneyim çünkü. Ben nasıl insanlara
özenerek bir şeyler pişirip sunmaya çalışıyorsam, onlar da aynı
şekilde buraya gelirken özene bezene, adeta bir Osmanlı haremine
gelir gibi geliyorlar.
- Yemek sırasında
gösteriler da varmış değil mi?
- Tabi, önce şerbet veriyoruz. Şerbetlerin kekik suyu, tarçın suyu
gibi malzemelerini Türkiye'den getirtiyorum. Burada akıtma makineleriyle
kendimiz akıtıyoruz. Reyhan suyunu falan burada kendimiz bulup akıtıyoruz.
Şerbetleri çeşme kurnalarından sunuyoruz. Bir de dondurma yaparken
azot kullanıyoruz, bu tür gösteriler yapıyoruz.
- Bir de dans,
müzik gösterileri varmış...
- Tabi, İranlı bir sanatçımız var, Amir Amiri. O Osmanlı müziği
çalıyor, dans var, dansözümüz Quebec'li, modern dans yapıyor. Harem
konsepti sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada insanların kafasında
çok gizemli bir konsept. Onunla ilgili pek fazla bir kanıt yok,
o yüzden insanlar çeşitli fikirler yürütüyorlar. Ayrıca 'VIP' odalarımız
var, özel toplantılar, yemekler için.
- Mekânınız
kaç kişilik, her gün açık mısınız?
- Toplam 80 kişilik, ancak bu rakam 120 kişiye de çıkabiliyor.
- Bir de yemek
kurslarınız varmış…
- Evet başlıyoruz, haremin o konseptini ben burada yürütmek istiyorum.
Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri sabah akşam 3'er saatlik kurslarımız
var. Denemeler de yapılacak. Perşembe, Cuma, Cumartesi yemek, hafta
sonu da kahvaltı var.
- Son bir soru
size, buradan ne umuyorsunuz, yani kısacası beklentiniz nedir?
- Tanınmak, doğru tanınmak; bu da oluyor. Hatta ben ikinci projeyi
düşünmeye başladım bile. Yine bu konsept dahilinde.
- Müşteri profiliniz
nedir?
- Biz Paris'ten bile rezervasyon aldık. Parisli bir aile burada
bir doğum günü kutladı.
- Neden Montreal'de
yapmaya karar verdiniz bu işi?
- Ailemden Kanada'da yaşayanlar var, o yüzden bir aşinalık vardı.
Kanada çok kozmopolit bir ülke. Ben araştırdım ve Montreal'i çok
beğendim. Kolonileşmenin en az olduğu yerlerden biri. İnsanlar hep
birbirleriyle kaynaşıyorlar. Tamam, mesela bir Türk kolonisi var
ama, bu insanlar başka kolonilerle de, yerel halkla da kaynaşabiliyorlar.
Oysa Toronto'da Avrupa'da böyle değil. Türk'se Türk'le birlikte
oluyor, o kadar. O yüzden Montreal'i seçtim. Tabi diğer Kanada şehirlerine
göre canlı olması, Avrupai olmasının da etkisi var.
Mart-Nisan
14
Yazarın Önceki
Yazıları:
Lacivert Montreal gecelerinin cazcısı:
Fuat Tuaç
Kıtalararası dansçı İlhan Karabacak
Yeni başkan Turquebec'e ivme kazandırmak
istiyor
THY sonunda Montreal'e geliyor
İki ülke arasında etkin bir siyaset bilimci:
Prof. Samim Akgönül
Dr. Çıkırıkçıoğlu: "Kolestrolün
yüksekliği damar tıkanabilir demek"
Dr. Çıkırıkçıoğlu'yla kalp sağlığı üstüne
Dr. Yurtçu: "Tanrılaştırmamak üzere
Atatürk'ü canım kadar severim!"
Şakir'in Camisi'sine kadın eli
Sibel Ataoğul: "Biz hukukçular ister
istemez siyasetin içindeyiz"
Kebek'te öğrenciler ne istiyor?
Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan
Kadınlara bir sığınak: Auberge Madeleine
Kadın Sığınma Evi
Walstreet'ten Sonra Montreal İşgali
Gösteri biçimi vurmalı çalgı müziğini
Türkiye'ye getiren adam, Jozi Levi
Gülpekmez: "Yanlış yapılan şeyler
varsa düzeltmemiz için çözüm önerin diyoruz"
Turquebec'in yeni Başkanı Bekir Gülpekmez'le
yaşamın içinden
"Her zaman için bir mülk sahibi
olmak iyidir."
Ressam Hikmet Çetinkaya'nın kan kırmızı
gelincikleri
Pencereden başka bir İstanbul ve Ali
İhtiyar
Yetkin Dikinciler: "Amacım Nâzım'a
benzemeye çalışmak değil, ona layık olmaya çalışmaktı..."
Atatürk ve Devrim Arabaları'nın
ünlü yönetmeni Tolga Örnek'le samimi bir söyleşi
Nil Ataoğul'la Kebek'te Sendikalaşma
Resimlerim çok renkli, biçimler renklerden
çıkıyor...
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'dan görüntüler
Toronto Başkonsolosu Bilgen, yoğun biçimde
açılışa hazırlanıyor
Dr. Khadir: "Bilime inanın!"
Türkiye Turizm Fuarı'ndaydı
Kadınların duygusallığını resmeden ressam:
Orhan Alpaslan
Toplumun Muhteşem Süleyman'ı Montreal
Caz Festivali'nde döktürdü
"Burada bir hikâye var, bunu çekmeliyim
dedim.
Ve hiçbir şey iki kez çekilmedi!"
Türkiye'den Kanada'ya sanat köprüsü ve
Ressam Atanur-Asuman Doğan çifti
Montreal'de Türk Kültür Şöleni'ni başlatıyoruz
Duo Romantika'dan dört el'li sevgi
damlaları…
Petro Canada'ya karşı işçilerin utkusu
Kriz gerçekten korkunç mu?
"Zekât, bu ülkede herkes tarafından
gerektiği gibi uygulansa…"
Zayıflamak sorun değil, onu korumayı
bilmeli!
Ressam Ali Refik Ataoğul: "Sanatçı
avant-garde olmalı"
Profesyonel bir yardım toplayıcı: Eda
Levi
Fethullah hareketiyle ilgili Mahçupyan:
"O ağın içinde pekişmesi sayesinde tabii ki bir siyasi güç"
Mahçupyan: "Hrant'ın ölümünü hâlâ
kabullenebilmiş değilim."
"Benim planlamacıya ihtiyacım yok
demeyin!"
"Çok paranız olması önemli değil,
elinizdekini akıllıca değerlendirin!"
Rum Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs yurttaşlarına
pasaport veriyor
Melisa, oğlu ve torununa destek için Erivan'dan
geldi
İsmail Cem İpekçi: "Kültürünüzü yitirmeyin
ama, yaşadığınız topluma da karışın!"
|