VANCOUVER'DE BAHAR
 


Mustafa Filmini Üzüntü ve Kızgınlıkla Seyrettim

Bahar Çınarlı
Yirmi yıldır Kanada'da yaşayan, burada bile Türkiye'de olup bitenlerle hop oturup hop kalkan, Türklerin ve Türkiye'nin yurtdışında olumlu tanıtılmasında çabalar vermiş olan öncelikle bir tıp doktoru, bir bilim insanı, sonra bir yazar, fotoğrafçı ve nihayet küçük bütçeli (kendi!) bağımsız kısa film yapımcısıyım.

Neden göğsümüzü kabartacak film üretilmez?

Gurbette yıllardır içim içimi yer.. Niye Türkiye'den şöyle göğsümüzü gerecek, Türk olmakla gururlanacağımız tek bir film çıkıp gelmez hiç bir festivale diye.. Evet, 20 yıldır hiç bir festivalde tam manası ile Türk olmaktan göğsümü gerecek bir film görememişimdir buralarda.. Gelebilen filmlerin çoğu Türkiye'nin 'çarpık' yönlerini göstermek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.. Halbuki diğer ulusların kendilerini, yahut kendi kahramanlarını övmekten yere göğe koyamadıkları sayısız film seyretmişimdir.. Dünyadaki hemen her ulus tarihleriyle gururlanacakları bir açı bulup uluslararası piyasa için film yapmıştır ve çoğu hasılat rekorları kırmıştır. En son seyrettiğim bu tür bir film AET filmleri festivalinde izlediğim "Defenders of Riga" oldu. Film 1919'da Latvia'nın bağımsızlık savaşını anlatıyor. Filmde öyle muhteşem destansı bir bağımsızlık savaşı sergilendi ki, tüm sinemadaki Latvialıların göğsü kabardı. "Bu destansı anlatım bizim Kurtuluş Savaşı'mıza da ne kadar uyardı. Hatta Latvia'dan çok daha fazla hak etmişti" diye düşünüp içlenmekten kendimi alamamıştım sinemadan çıkarken. Bunca yıldır yurtdışında hiç böyle Kurtuluş Savaşı'mızı yahut Atatürk'ümüzü anlatan epik bir film görmemişimdir.

Bu düşüncemi içli içli bir Türk tanıdığıma anlatırken, bu tanıdığım bana yeni duyduğunu, Türkiye'de "Mustafa" diye bir film yapıldığını sevinçle haber verdi.. Yalnız dedi, "Internet'te parçasını seyrettim, biraz tuhaftı; bir çocuk yaylada karga filan kovalıyordu".. "Hadi bakalım", dedik, "Bu da nasıl bir şeymiş.." Sonra yavaş yavaş film ile ilgili güvendiğim kaynaklardan iletiler geldikçe, çok sevdiğim vatanım üzerinde yine dönen dolaplar ve dünyada en çok sevip saydığım kahramanım olan Atatürk'üme en azından saygısızlık dolu olan bir film olduğu bilgileri de maalesef ulaştı.

Filmi geçenlerde kendi gözlerimle izledim. Şaşkınlığım, üzüntüm ve nihayet kızgınlığım birbirini kovaladı.

Filmin Atatürk'ü Türk halkının kalbinden söküp atmak art niyetiyle çok büyük bir incelikle tezgâhlandığını fark etmemek imkânsız. Türkiye'yi bölmek isteyen emperyalist güçler dışarıdan baskı yaparken, Türkiye din tüccarlarının eline doğru giderken, içte güvensizlik, kargaşa ortamı yaratılmaya çalışılıyor, ulusal değerler ayaklar altına alınarak özgüven yok edilmeye çalışılıyor. Türk toplumunu bir arada tutan en büyük bağ olan Atatürk bağı kesilmeye çalışılıyor.. İşbirlikçiler de dış güçlere çanak tutuyor.. İşte Mustafa filminin arkasında yatan gerçek en kısa ifadeyle bundan ibarettir. O'nu iyi bilip seven bizler yaralanmayacaktır ama, hedef kitle, O'nu iyi tanımayan genç nesillerdir.. Amaç Atatürk'ü onların gözünden düşürmektir. Film İngilizce alt yazı ile Kanada'ya ulaştığında ise, ben yine -ama bu sefer en derin haliyle- iç çekeceğim.


Ben de Can Dündar'a 'Can' diyeceğim

Gelelim daha uzun, ayrıntılı eleştiriye..

Önemli bulduğum birkaç konuya değineceğim. Öncelikle söyleyeyim, Can Dündar Bey madem Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e 'Mustafa' diyor, ben de ona 'Can' diyeceğim.

Film bir "belgesel" diye anılsa da aslında kurgu bir film. Atatürk hakkında bilinen bir çok gerçek filmde yer almamış, bazı gerçekler saptırılmış, bazıları da düpedüz uydurulmuş.

Sinemacılık üslubu ise benim özlemini çektiğim epik bir kahramanlık filminden çok uzakta; bir korku filmi niteliği taşıyor. Sahnelerin çoğu karanlık ve iç kapayıcı. Özellikle filmin başlangıcındaki kurgu sahne tam bir korku filmi unsuru taşıyor. Bu sahnede Atatürk'ün ölmüş olan kardeşlerinden biri sahile gömülmüş, dalgalar mezarı açmış ve sonra çakallar üşüşerek cesedi yemişler! Çakalların mezara üşüşme sahnesi karanlıkta şimşekler çakarak adeta bir vampir filmi gibi gösteriliyor. Burada verilen psikolojik ileti ise bu ailenin "uğursuz, lanetlenmiş" olduğuna dair.

Seslendirilme Can tarafından oynaklıkla yapılıyor. Tonu ciddi mi, ağlıyor mu, gülüyor mu, alay mı ediyor, belli değil. Tabii bu da kasıtlı.. Sadece söylenen söz değil, söyleme tarzı da çok önemli bir filmde.

Atatürk, çocukluğunda mutsuz, yalnız ve korkak gösteriliyor. Ailesi ile bağlarının iyi olmadığı -"annesi tarafından sevilmediği" ima ediliyor- ve günün birinde kapıyı vurup çıktığı söyleniyor.

Çanakkale'deki emsalsiz başarılarına hemen hiç değinilmiyor. Hep ezik, bunalımlı, parlamak için fırsat kollayan, yaptıklarını vatan için değil de kendini göstermek için, yahut can sıkıntısı veya bunalımdan yapmış gibi bir hava veriliyor. Can şöyle diyor alaycı sesiyle: "Yanlış zamanlarda yanlış yerlerde olmuştu, fırsatlar kaçırmıştı".. Atatürk'ü, mutsuz, uyumsuz, başarısız bir insan olarak; 'Bari vatanı kurtarayım, böylece meşhur olurum' demiş gibi gösteriyor. Sanki o da diğerleri gibi 'Vatan elden giderse gitsin, ben kendi keyfime bakayım' diyemezdi. Sanki işbirlikçilik yapıp İstanbul'da keyif çatamazdı.

Sultan Vahdettin'in, O'nu Anadolu'ya sanki kendi elleriyle milli mücadeleyi başlatsın diye izin verip yolladığı şeklinde tarih çarptırılıyor.

Filmde 'korkak' olduğuna dair bir çok gönderme var.. Yok 'karanlıktan korkarmış', yok 'Gelen sığır sürüsünü düşman sanmış, korkmuş'.. Emperyalizmi dize getiren, ordularının hep başında giden bir kahramana yakıştırdıkları işte böyle banal, ipsiz sapsız iddialar...


Atatürk'ün insan yönüymüş...

Film güya Atatürk'ün "insan yönünü" gösteriyormuş.. Buna verecek iki cevabım var: Önce O'nun kahramanlıklarının ve Kurtuluş Savaşımızın destanını yapın ve tüm dünyaya duyurun, ondan sonraya kalsın "insani" tarafları.. İkinci cevap da şu: O'nun "insani" denilen tarafları niye hep kötü kötü şeyler? Cesur, kültürlü, duygulu, yaşamayı bilen, entelektüel, insan, çocuk sevgisi olan, vatansever, isyancı "delikanlı adam" niye gösterilmiyor?

Bir tutarsızlık da şudur ki; çocukluğunda oğluyla hiç ilgisi yokmuş gibi gösterilen -Atatürk'ün babası öldükten sonra bir daha evlendiği için neredeyse filmci tarafından aşağılanan- annesi ile sonradan aralarındaki hasret dolu yazışmalara, kavuşamamalara yahut kavuşmalara uzun uzun yer veriliyor. Bu belli ki birbirini çok seven ana-oğul öyküsü.. Bu çocukluğunda verilen "kötü anne" imajı ile uyuşmuyor.

Çocukken yediği dayak yüzünden şeriati kaldırmış (!)

Filmin en, "Pes, bu kadar da olmaz" dedirten bölümü Can'ın alaycı bir tonla Atatürk'ün hilafeti kaldırmasının nedenini çocukluğunda hocası Kaymak Hafız'dan yediği dayağın intikamını almak için olduğunu söylemesidir. Atatürk'ün hilafeti kaldırmasının en önemli nedenlerinden biri tabii ki Türklerin ümmet değil de millet duygularına yoğunlaşmalarını istemesidir. Türkleri bir arada tutacak en önemli unsurun milli değerler olduğunu bildiği içindir -ki bugünkü O'na karşı olan saldırılar da bizzat bu nedendendir, O'na olan sevgi ve saygı ve milli değerler zayıflatılarak Türk toplumu çözülmeye çalışılmaktadır.. Her zamanki gibi büyük bir deha vardır, hilafetin kaldırılmasının arkasında da. Din tüccarlarının işini elinden geldiği kadar zorlaştırmak istemiştir. Sen, gel de bunu çocukluğunda yediği iddia edilen dayağa bağla.. Bence Can'ın biraz daha psikoloji kitabi okuması gerekiyor. Bunu kimse yutmaz.

Gelelim filmdeki Atatürk'ün son dönemlerine. Yine Can'ın alaycı sesinden dinliyoruz: "Yaşı 41 olmuştu".. Öyle bir söylüyor ki, sanki "Ömrünü anlamsız bir biçimde telef etmişti!" diyor. Neredeyse "Yaşı 41 olmuştu, bir dikili ağacı yoktu, zavallı" diyecek.. İleri yaşlarında ise yalnız, mutsuz, ayyaş bir Atatürk çiziliyor. "Henüz 52 yaşında bir emekli hayatına girmiş"miş, "can sıkıntısından (!) dil ve tarih kitapları okuyormuş ve oyalanmak için" (!) Güneş Dil Teorisini ve Türk Tarih Tezini geliştiriyormuş, yabancı sözcüklere öztürkçe karşılıklar bulmaya çalışıyormuş. Tüm bunları "yalnızlıktan ve can sıkıntısından (!)" yapıyormuş. Bu ne kadar zavallı ve dar görüşlü bir bakış açısıdır. Can'ın bilmesi lazım; Atatürk dil ve tarih konularıyla gençliğinden beri ilgilenmiştir. Ancak yaşlandığında, savaşlardan sonra zaman bulabilmiştir bu önemli çalışmalarına. Koskoca bir deha, emperyalizmi dize getirmiş, Türkleri yok olmaktan kurtarmış, nihayet onca savaştan sonra biraz huzur bulabilmiş; ve o zaman da milleti için çalışmayı, üretmeyi bırakmamış. Kendi hayatını milletine adamış. Bu nasıl inkâr edilir? Bu ne dar görüşlülüktür?

Can, Atatürk'ün ne yapmasını bekliyordun, sıradan insanlar gibi mi geçirmesini son günlerini?

O'nu göstermeye çalıştığı gibi, sıradan, başarılı olmayı evden çıkıp işe gidip gelmekle, ortalarda görünmekle, torun torba sahibi olmakla bir sayan dar görüşlü bir zümre belki ancak hoşlanacaktır bu yorumlarından.

Defalarca tekrarlanan "O bir Makedon'du" sözleri, O'nun bizlerden olmadığı imasını taşıyor, "gâvur tohumu" imajını veriyor; ve aslında ırkçı bir yaklaşım.. Müziğe, dansa olan sevgisine ve rakı meclisi kurmasına yan gözle bakılıyor. Filmin en sonunda bile "zevke düşkünlüğü" vurgulanıyor.. Ben asıl, müzik, dans ve eğlence bilmeyenlerden korkarım. "Ağır ol da, molla desinler" deyişine sempati ile bakmam. O kadar gerilim içinde içmemiş olsa şaşardım. Filmin sonunda Can utanmadan şöyle diyor: "Zevke düşkünlüğü onun muhteşem bir eser yaratmasına,... mani olmadı". Ne zevki, Can? Atatürk yaşamını milletine adamış bir kahramandır. Kurtuluş Savaşı'nı yapacağına, sonra da Ankara gibi o dönemde geri kalmış ve küçük bir kasabaya tıkılacağına, İstanbul'da işgalcilerle birlikte içmeye, "karıya, kıza" gitseydi tüm hayatı boyunca; eh o zaman "zevke düşkünlük" gibi bir deyişi belki kullanabilirdin. Ama Atatürk'ün yaşamı milletine adanmıştır. İçinde sefahat yoktur. Gerilimi atmak, neşelenmek için evinde rakı meclisi kurdurmuş olmak, müzik ve danstan anlamak "sefahat" değildir.

Filmdeki nice tutarsızlıklardan bir başkası da bu "sefahat" (!) düşkünü adamın mutlak yatak istirahatı öneren doktor tavsiyesine karşı çıkarak, Hatay'ı kurtarmak için tekrar üniforma giyip yollara düşmek istemesidir. Bu sefer onun hastalığını hızlandırmış, onu ölüme yaklaştırmıştır.

Arkadaş hatırına devrimlerden vazgeçeyim mi deseydi?

Ölüm döşeğinde yalnız kaldığına dair de bir çok gönderme var. Dünya tarihinin emperyalizme karşı en büyük savaşını kazanmış ve olağanüstü derecede zor ve kısa bir zamanda Türk toplumunu devrimleriyle yüceltmiş olan bir insanın "Tek Adam" olması çok doğaldır.. Onun bunun hatırı için, çizgisinden ödün verseydi, gerçekleştirdiklerini gerçekleştiremezdi. Zaman zaman eski arkadaşları ile yollarının ayrılması da üstün vatan sevgisi ve görev bilincini sergiliyor; vatanı her şeyden üstte tuttuğunu. Yoksa "Arkadaşım filanca alınmasın" diye, "Şu savaşı kaybetsek de olur" yahut "Bu devrimden vazgeçeyim" mi deseydi?

Filmde ölümünde zavallı ve yalnız gösteriliyor.. Sokaklarda günlerce ağlayan yüz binlerce seveninden tek bir satır geçmiyor yahut resim gösterilmiyor. Çocukluğumun Hayat Ansiklopedileri sokakları dolduran ağlamaktan gözleri şişmiş yüz binlerce insanın onlarca fotoğraflarıyla doluydu.. Bakınca benim ağlayasım gelirdi.. Hani nerde o resimler, niye bu filmde yok?

Dolu dolu yaşamış, sevmiş sevilmiş bir kahramanı değil, acınılası bir zavallıyı (!) anlatıyor film. Türk milletine, Türk gençliğine hiç de gurur ve ilham verici değil. Bu, örümcek ağı gibi ince ince milletimizin başına örülmüş, çıkarcı çevrelere hizmet eden bir film; bunda hiç kuşku yok.

Çağrım Atatürk ve Devrimlerini gerçekten sevenlere

Burada çağrım vatanını, Atatürk'ü ve devrimlerini gerçekten sevenlere, ülkemizin bölünmeden, gururlu ve laik kalmasını isteyenlere: Köşelere çekilip saklanmanın, izlemenin zamanı çoktan geçmiştir. Herkes elinden geleni yapmalıdır. Maddi varlığı olan parasıyla, becerisi olan becerisiyle, herkes mümkün olan her şeyiyle girmelidir bu mücadeleye. Bu konu özelinde de Türk filmcilerine sesleniyorum: Hiç mi biriniz yok Kurtuluş Savaşı'mızla, Atatürk'ümüzle ilgili evrensel epik bir kahramanlık filmi yapacak? İmkânları olanlara sesleniyorum: Hiç mi paranız yok böyle projelere verecek?

Ocak 2009

Yazarın Önceki Yazıları:
Her Yerde Kar Var!...
Şeker Bayramı Vancouver'de kutlandı
Vancouver'liler Yaza Doyamadı
Vankuver'de Türk Sinema Günleri Başladı
Bu Vancouver'den Latif Geçti!
1. Vancouver Türk Şiir Günü

l