VANCOUVER'DE BAHAR


Vancouver Bodrum
Arası Doğrudan Uçuşlar!


Yazı ve fotoğraflar: Bahar Çınarlı

Kulağa ne kadar güzel geliyor, değil mi? Bu son seyahatimden sonra Vankuver - Bodrum arası doğrudan uçak servisi konmasını talep ediyorum! Yazdıklarımı okuyunca hak vereceksiniz.

Eylül ve Ekim'in bir kısmını Bodrum'da geçirdim. Uçaklar Vancouver'den Chicago'ya, oradan İstanbul'a, oradan da Bodrum'a giderken gözlemler ister istemez başladı. Vancouver'den United Airlines ile Chicago'ya uçarken -4 saatlik bir uçuş- belli ki zengin, yaşlıca "Orta Amerikalı" cinsten, fazla milliyetçi! bir Amerikalı grup ile aynı uçağa düşmüştük. Hani tüm dünyanın gıcık olduğu, kendilerini herkesten üstün sanan türünden.

Kibar ve ırkçı olmayan Vancouver'i geride bırakırken uçakta yapılan anonslara inanamadım. Her tür bilgi bir tür tehdit havasında veriliyordu. Ses tonu korku vermeye göre ayarlanmış teybi hep birlikte dinledik.. "Amerikan kanunlarına göre falanın cezası şudur" gibi bilgiler verildi. Her fırsatta Amerikan kanunları Demokles'in kılıcı gibi kafamızda sallandırıldı. Sonra, domuz gribi nedeniyle yastık ve battaniye verilmeyeceğini anons ettiler. Aynı kafa yapısıyla düşünürsek koltuktan da geçebilir, değil mi ya; peki sterilizasyon, yahut kullanılıp atılan kılıflara falan ne oldu? Böylece Amerikalılar yine halkı korkutarak az hizmet vermenin yolunu bulmuşlardı. (Zaten uçakta yemek sunumları da kalkmıştı). Hostese bu durumdan hoşlanmadığımı belirttim. Cevabı küstahça, "İsterseniz kendi yastığınızı getirebilirsiniz" oldu. Kendimi tutamadım, "En iyisi kendi jetimi de alayım!" dedim. Paramızla uluslararası uçuyor muyuz, yoksa rezil mi oluyoruz, kendi denklerimizle ucuz kamp kurma alanına mı gidiyoruz???

Uçaktaki Amerikalılara da gıcık olduğum için başladım, "9-11'in aslında içerden yapıldığı" veya "Amerika'nın dünyayı nasıl mahvettikleri" gibi konuları yüksek sesle İngilizce yol arkadaşımla konuşmaya. Pis bakışlar aldım, ama aldırmadım.

İndiğimizde kadın polisin üstümü bir arayışı vardı ki sanki her an cebimden el bombası çıkaracakmışım gibiydi. Herkes pabuçları falan çıkarıp saygınlıkları zedelenerek, tartaklanarak geçti kontrol bölgelerinden... (ki çoğu kendi vatandaşlarıydı). Çantalar açılıp ortalara saçıldı. Chicago havaalanı Pasifik kıyısından Türkiye'ye transferi en zor olan havaalanlarından. Terminaller arası çok uzak, trenler akıl karıştırıyor, kaba, yardımcı olmayan personel de hiç hoş değil. Bu zamanda uçmak rezil rüsvan olmaya eşdeğer olmaya başladı. Sert ve uzun aramalar, sınırlamalar ister istemez bana 20 yıl önceki Londra'dan Türkiye'ye uçuşumu hatırlattı. Havaalanında -şimdi hangi ulustan olduğunu hatırlamadığım- bir genç delikanlıyla hemen ahbap olmuştum. Çok şey satın almıştım; kendime İskoçya'dan gitar bile getiriyordum. Delikanlıya rica ettim, "Şu kontrolden geçene kadar bir kısım eşyamı seninmiş gibi geçirebilir misin?" diye. O da "Olur dedi" ve geçtikten sonra bana eşyalarımı geri verdi. O zamanki güven ortamını düşünebiliyor musunuz? Hiç tanımadığı birinin bagajına "Benim" demişti ve ben de geri vereceğinden emindim. Hiç sorunsuz geçtik ve vedalaştık! Şimdi imkânı mı var?? Korku ve güvensizlik diz boyu.

THY nin Toronto'dan uçtuğunu sevinerek öğrendim. Ama hâlâ Kanada'nın diğer şehirlerine ulaşım için yerel havayollarıyla bağlantıları yapmış değil. Galiba bir de varış saati yüzünden İstanbul'da Bodrum'a transferde güçlük olacaktı.

Neyse, sonunda THY'nin İstanbul uçağına kurulduk. Anons çok sevecen bir sesle adeta okşarcasına yapılıyordu. Domuz gribinden hiç bahsedilmedi ve gani gani pırıl pırıl temiz kokulu battaniye ve yastık verildi! İngilizce yayın resmi İngiliz aksanıylaydı. Kanada 'aksanı'na alışmış olduğum için garipsedim. Anonsun bir kısmı ise gülmemize neden oldu. Kaza esnasında açılan plastik kaydıraca ayaklarımız önde atlamamızı öneriyorlardı. Kim balıklama atlayacaktı ki?? İkramı bol, hosteslerin kibar olduğu bu uçuştan pek memnun kalmıştık. Seyredilecek bir çok film de vardı. Ben ana mönüde neredeyse gizlenmiş Çanakkale Savaşı ile ilgili bir film buldum. Güzeldi, İngilizce alt yazılıydı, ama yabancılar için olan İngilizce ana mönüde görünmüyordu! Yani keşfedip seyretmeleri çok zordu. Halbuki Türkiye'nin en iyi propagandasını yapabilecek filmlerden biriydi. Acaba dedim, Atatürk'ün emsalsiz rolünü de gösterdiği için mi arka planda bırakılmıştı?

İstanbul havaalanında birkaç saat beklememiz vardı. Havalandırmayı açmadıkları için içerisi bunaltıcıydı. O iki üç saati biraz terleyerek bulabildiğimiz tek kafede TV'deki Marmara sellerini seyrederek geçirdik. Yani biz tatile geldiğimizde ülkeyi seller götürüyordu! Sigara yasağı ile ilgili tabelalar özellikle ilgimi çekti. İçene ceza 69TL idi. "Böyle bir fiyatı kim buldu?" diye düşündüm. Sezon sonu ucuzlukları mıydı da, 9'la biten bir rakam seçmişlerdi? Sigarayı içen psikolojik olarak "Ha, ucuzmuş, verivereyim" mi diyecekti?!?!

Bodrum'a giden THY uçağı küçük ve sevimliydi. Pilot da, hostesler de, yolcular da sakindi. Varınca kapalı bir yerden havaalanına alınmak yerine, nemli ve sıcak olan açık havaya çıkıvermek çok sevimliydi. Kendi ayağımızla minik minibüslere doldurulmak da. Her şey küçük ve sevimli bir yere geldiğimizi müjdeliyordu.

Bodrum'daki gözlemlerini ayrıca yazmak üzere dönüş maceramıza geçiyorum.

Bodrum'dan sabah erken uçak kalkmadığından! -sanıyorum ilk uçak sabah 10'da- mecburen uluslararası uçağımızı yakalayabilmek için bir gece önceden İstanbul'a uçmak zorunda kaldık. Eşin dostun, "Aman İstanbul içinde kalmayın, trafikte uçağınızı kaçırırsınız" uyarıları üzerine havaalanına yakın bir otelde yer ayırttık. Borum Milas havaalanı küçük, çok albenisi olmayan ama sevimli bir havaalanıydı. Bodrum'da uçağa "doluşumuz" çok eğlenceliydi!, tam Türk işi yani. Uçak bir saat rötarlı kalktığı için yolcuları alırken acele ile koltuk numarasına falan bakmadan iki kapısından da almaya başladılar. İlk kez o daracık koridorda iki yönlü insan trafiği oldu. Biz buna güldük, çünkü Türkiye işte böyle bir arkadaşımın bana dediği gibi bazen "komik" bir yerdi. Nihayet herkes yerini buldu. Sonra uçağın altından çok acayip sesler gelmeye başladı. Sanki azman bir panter pençe atıyormuş gibi. Bu sesler bir türlü geçmeyince hostes açıklamaya geldi, "değil mi?" dedi, sevimli bir şekilde, "sanki kedi pençesi gibi", gülümsüyordu.. "İyi de" dedim, "Bu sesleri yapan ne?" Biz anaokulu çocuğu değiliz ki böyle bir açıklamayla yatışalım. Bunun üzerine kaptan açıklama yaptı mikrofonla; teknik bir arıza vardı ve bize çaktırılmadan tamir ediliyordu.

Ama artık açıklamak zorunda kalmışlardı. Bu açıklamadan sonra hiç kimse hiç bir şikâyette bulunmadı. Herkes sakin sakin tamiri bekledi. Kimse 'Ben bu uçakla uçmam" yahut "Dava açarım" diye düşünmedi. İşte Kuzey Amerika ve Türkiye farklılıkları…

Sorunsuz bir şekilde İstanbul'a vardık. Oteldekiler taksinin 20 TL'ye geldiğini söylemişlerdi, yani önceden biliyordum. Daha önce İstanbul taksicileri tarafından çarpıldığım için gözümü dört açıyordum. İstanbul'u, yolları bilir bir hava takınmıştım. Şoför güzel sohbet etti bizimle. Otele yaklaştıkça, "Başka taksici olsaydı, sizi ta nerelerden dolaştırırdı, çok paranızı alırdı, ben yapmadım" diye bir kaç kez tekrarladı. Kanada'da oturduğumuzu ve o gece şık bir otelde kalacağımızı öğrenince, paramız olduğunu varsayarak içinden "Neden olmasın, birazı da benim hakkım" diye düşündü. Sırf dürüst olduğu için! büyük bahşiş istiyordu, yani sırf bizi dolandırmadığı için hakkından fazlasına kendinde hak görüyordu. Yani öyle ya da böyle bize edeceğinden daha çok para ödetmeye çalışıyorlardı. Ya hile ile ya acındırarak. Bunun örneklerini maalesef başka yerlerde de görmüştüm. Vatandaşın bu hallere düşmüş olması beni düşündürdü ve üzdü.

İstanbul Chicago uçağından yine memnun kalmıştım. Ama 11 saat uçmak da çok uzundu. Dönüşte o Çanakkale filmini hiç bulamadım! Ama bazı güzel filmler vardı. "Vali" ve "Son Ders" gibi. Bu sefer diyordum, Chicago kısmı güzel geçecek, nasılsa valizleri Vancouver'e etiketlettik. Biz elimizi kolumuzu sallayarak geçeceğiz. Güzel bir kahve içeriz, çevremize bakınırız, ayaklarımızı açarız. Ne kadar yanılmışım! Son sürat terminal değiştirdik ki, "boarding pass'ımızı bastırıp sonra keyif yapalım. Ne mümkün! United gişesinde emekliliği çoktan gelmiş tek bir hanım çalışıyordu ve otomatik makineleri de bozuktu. Önümüzde sadece iki aile olmasına rağmen tam 45 dakika, evet 45 dakika bekledik. Bu yolcular kıyafetlerinden Ortadoğulu gibi görünüyorlardı. Hatta Türkiye'nin doğusundan da olabilirlerdi. Sorun var gibiydi. Yer hostesi uzun uzun konuşuyor, bilgisayara bakıp duruyordu. Birisi bavulunu çok doldurmuştu, önümüzde oradan oraya kıyafet aktarıyorlardı. Emekliliği çoktan gelmiş yer hostesi, "Siz bir kenarda aktarın da ben şu diğerlerinin işini yapayım" diyemedi. Aksanından aslen doğu Avrupalı olduğunu tahmin ettiğim bu yaşlıca hanım işlemleri zorlukla ve çok yavaş yapıyordu,ve sanki insanları bekletmekten haz alıyordu. Önümüzdekiler bu uzun beklemeden şikâyet edince cevabı, " İşte bu yüzden uçuştan iki saat önce gelin diyoruz ya"! olmuştu. Bu arada 18 yaşlarında görünen iki Türk kızı kaybolmuş ve perişan bir halde bana tosladılar. Türk olduğumu görünce sonsuz sevindiler. San Diego'ya devam edeceklerdi ve uçakları 20 dakika sonra kalkıyordu. Bu çok beklemeli kuyruğa eklenmeye çalışıyorlardı. "Siz hiç beklemeyin. Öne geçin durumunuzu söyleyin" dedim. Panikle koşuşturdular. Sonra onları başka bir gişeye yolladılar. Zavallı kızlar yarım saat sonra ağlamaklı bir şekilde geri gelip beni hâlâ aynı kuyrukta bekler buldular. Uçaklarını kaçırmışlardı, korkuyorlardı. Ben yine biraz akıl verdim, teskin ettim. Kızcağız gözleri dolu dolu, sarılıp beni öpecekti neredeyse. İşte gurbette ilk kez yalnız olmak böyle birsey, hele Chicago havaalanındaysanız. United Airlines'in ve Türkiye'de bu bileti onlara satanın kurbanı olmuşlardı. Kimdiyse o kişi Chicago havaalanının karmaşasını göz önüne koyup uçuşlar arasında 1-2 saat olan bilet satmamalıydı.

Nihayet yorgun argın Vancouver uçağına bindik, 3 saat aradan sonra, dinlenip keyif yapamadan. Bir vatan toprağından diğer vatan toprağına basmak nasip olacaktı nihayet. Dört saatten sonra medeni, şık ve nezih görünümlü ve çok büyük olmayan Vancouver havaalanına vardığımızda bir "Oh be!" dedik. Artık insanlar kibar olacaktı, kimse bizi çarpmaya çalışmayacaktı, tartaklamayacaktı, yolu yordamı, hakkımızı aramayı biliyorduk. Pasaport kontrolünde bize güler yüzle sorular soran genç adama "Eve döndüğümüz için mutluyuz" dedik. 'Hoş geldiniz" dedi, hiç uzatmadan geçirdi.

Aralık 2009


Yazarın Önceki Yazıları:

Vankuver'de laik Cumhuriyet savunucuları coşkuyla bir araya geldi
Havai Fişek Deyip Geçmeyelim
Montreal Gezimin Ardından Düşünceler
Değişik bir 23 Nisan kutlaması
Büyük Yalan her şeyi gerçek belgelerle anlatıyor
Vankuver'de yeni yönetim ve tüzük değişikliği
Mustafa Filmini Üzüntü ve Kızgınlıkla Seyrettim
Her Yerde Kar Var!...
Şeker Bayramı Vancouver'de kutlandı
Vancouver'liler Yaza Doyamadı
Vankuver'de Türk Sinema Günleri Başladı
Bu Vancouver'den Latif Geçti!
1. Vancouver Türk Şiir Günü

l