|
Laiklik ve Demokrasi

ENDER TOPUZ
Ulusal Kurtuluş
Savaşı'ndan hemen sonra, Türkiye Cumhuriyeti'nin oluşumunda, izlenen
politikaların temel dayanaklarından birisi "Laiklik ilkesi"dir.
Cumhuriyeti
kuranlar; Laikliği, bu ilkenin getirdiği batılı düşünce yöntemini
ve batı kurumlarını, ulusun yükselme ve yaşama doktrini olarak kabul
etmişlerdir.
Bir devletin,
yeni ve çağdaş bir yapıda oluşturulması, çağın felsefesinin ve fikirlerinin
iyi ve doğru olarak bilinmesine bağlıdır. Batı uygarlığını ortaya
çıkaran felsefe ve fikirler, çağdaş bir düşünce ve çağdaş bir olgu
olarak görülmeli ve değerlendirilmelidir.
Batılı toplumların,
bugünkü düzeylerine ulaşabilmelerinde, laik düşünce sisteminin büyük
katkıları olmuştur. Laiklik, batılı ülkeler için sağlıklı bir gelişme,
ilerleme ve yükselme aracı olmuştur.
Atatürk
ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı'nı kazandıktan sonra, batı uygarlığının
temel ögelerini gözden ırak tutmamak gerektiğini saptamışlar, ulusun
ve ülkenin yükselmesini çağdaş uygarlıkta ve hatta onun ötesinde
görmüşlerdir.
Kurtuluş Savaşı
ile açık bir "vatan kavramı" bilincine ulaşılmıştır.
Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu ve Rumeli'de kurulan ulusal
dernekler (Müdafaa-i Hukuku Milliye) ulusal vatan parçalarının özgürlüğünü
ve bağımsızlığını amaçlıyordu. Erzurum ve Sıvas Kongreleri ile bu
dernekler ve bu amaçlar bütünleştirilerek yeniden tanımlandı ve
"Milli sınırlar içerisinde vatan bir bütündür, parçalanamaz"
denilerek vatanın sınırları ve bölünmezliği ilan edildi.
Bu görüş aynı zamanda ulusal sınırlar dışında, vatan arama devrinin
de sona erdiğini ifade ediyordu.
Böylece
"Dini vatanseverlik" çağı yerine "Ulusal
vatanseverlik" çağı açılmış oldu. Vatan kavramındaki
teokratik düşünce, hiç kuşkusuz yerini laik düşünceye ve ilkeye
terk etti.
Çağdaş
bir devlet olma yolunu izleyen Türkiye Cumhuriyeti devleti; devleti
devlet yapan ilkelerin bütünü içerisinde en önemlisi sayılan "Laiklik
ilkesi"ni, Anayasa'ya da yerleştirerek, devlet hayatımıza
kazandırmıştır.
YÖNETİM
YETKİSİNİN KAYNAĞI
Laik ve Demokratik
devlet, hiç kuşku yoktur ki, yönetim sistemlerinin en gelişmiş olanıdır.
Ancak, insanlık bu aşamaya, binlerce yıl içinde sürdürülen yoğun
tartışmalardan sonra varabilmiştir.
İnsanlık tarihinde,
yöneten ve yönetilen ayırımı zaman zaman büyük bunalımlara ve toplumsal
çatışmalara neden olmuştur. Kimin yöneteceği, kuralları kimin koyacağı,
yönetenlerle kuralları koyanların bu yetkiyi kimden, nasıl ve ne
kadar zaman için alacağı, yönetimin kime ve nasıl devredileceği,
tartışma konularının başında yer almıştır. Bu tartışmalar,
"Yönetme yetkisinin kaynağı" noktasında yoğunlaşmaktadır.
Yönetme yetkisinin kaynağıyla ilgili olarak, tarihsel süreç içinde
başlıca dört farklı yaklaşım ve model ortaya çıkmıştır.
1-
Yönetme yetkisinin kaba güce ve zorlamaya dayandırıldığı model,
2-
Yönetme yetkisinin Tanrı'ya ve Tanrı buyruklarına dayandırıldığı
model,
3-
Yönetme yetkisinin ayrıcalıklı bir zümreye ve aileye dayandırıldığı
model,
4-
Yönetme yetkisinin yönetilenlerin gönüllü rızasına, bir başka deyişle,
halkın iradesine dayandırıldığı model.
Yönetme yetkisinin
kullanımını belirleyen bu dört yönetim modeli, genelde gelişmelere
paralel olarak birbirini izlemişlerdir. Ancak bu yönetim modellerinin
bazı dönemlerde ve bazı ülkelerde, sıralarının değiştiği veya birbirine
karıştığı da bilinmektedir.
İlkel toplumlarda
ve yeterince gelişememiş olan ülkelerde, yönetme yetkisinin kaynağı,
kaba güç ve zorlama olmuştur. Kaba güç ve zorlamanın insanları yönetmede
uzun süreli bir çözüm olamayacağı, çeşitli örnekleriyle görülmüş
ve yeni yönetim modelleri arayışları başlamıştır.
Kaba güce ve
zorlamaya teslim olmak istemeyen ve fakat kendi iradesini de geçerli
kılabilme ortamını ve olanağını bulamayan toplumlar, dürüstlüğüne
ve adaletine inanabilecekleri güvenilir bir gücü hep aramışlardır.
Bu arayış, insanları ve toplumları Din kurumuna ve Tanrı'ya bağlamıştır.
Böylelikle, Tanrı'ya ve Tanrı buyruklarına dayandırılan yönetim
modeli, "Teokratik Devlet Modeli" ortaya
çıkmıştır. Dini inançlara ve dini kurallara dayandırılan bu yönetim
modelinde, korkunun ve teslimiyetin önemli bir yeri olduğu ve modeli
uzun süre bu duyguların ayakta tuttuğu söylenebilir.
Bazı toplumlar
da, kaba güçten ve zorlamadan kurtulma mücadelesi verirken, ayrıcalıklı
bir konum kazanmış olan güçlü ve etkin ailelerle zümrelerin yönetim
yetkisini kullanmalarına razı olmuşlardır. Bu türdeki yönetim modellerinin
bir kısmında; ayrıcalıklı aileler ve zümreler, yönetim yetkilerini
Tanrı ile ve Tanrı buyruklarıyla ilişkilendirerek kullanmışlardır.
Eski Mısır'da, Mezopotamya'da, Hitit'te ve Firikya'da yönetimi elinde
bulundurmuş olanların, Tanrı ile ve Tanrı buyruklarıyla ilişkili
oldukları varsayılmıştır.
İslam dinini
kabul eden toplumlarda ve ülkelerde de, yönetimi elinde bulunduranlar,
farklı biçimlerde de olsa hep Tanrı'ya ve Tanrı buyruklarına bağımlı
bir yönetim modeli uygulamışlardır.
Ortaçağ'da Hıristiyanlık
dünyası, Kilise'nin yani din kurumunun mutlak egemenliği altına
girmiştir. İyi bir Hıristiyan olan kral ya da imparator, yönetim
yetkisini Tanrı'dan aldığına inanıyor ve bu durum Kilise tarafından
da kutsanıyordu. Eşitsizlik üzerine kurulmuş olan bu düzen, "Tanrı
Düzeni" olarak adlandırılıyordu. Bu düzende toplum
iki grup insandan oluşuyordu.
1- Yönetenler:
Tanrı'nın seçkin kulları, tüm soylular ve ruhban sınıfı,
2- Yönetilenler:
Diğer insanlar, çalışanlar üretenler ve işsizler.
Eşitsizliğe
ve insanı da, doğayı da sömürme anlayışına dayanan bu düzen, burjuvazi
ortaya çıkıncaya kadar sürdürülmüştür.
Burjuvazinin
oluşumu ve güçlü bir biçimde ekonomide ve toplumsal yaşamda yer
alışı, uzunca bir süreç içinde gerçekleşebilmiştir. İlk birikimlerini
"Haçlı seferleri" sırasında oluşturan burjuvazi;
ticaretin gelişmesiyle giderek güçlenmiş ve kentlerde büyük bir
ekonomik güç olarak ortaya çıkmıştır.
Burjuvazi, ekonomik
alanda kazandığı gücü, siyasal güçle pekiştirmeye yöneldiği anda,
düzenin katı kurallarıyla karşı karşıya gelmiş ve kendisini koruyabilmek
için "Tanrısal düzen"in temel felsefesine
savaş açmıştır. "Tanrı insanları neden farklı yaratsın",
"İnsanlar arasındaki farklar sadece biçimseldir.", "İnsanlar
doğuştan eşit ve özgürdür" gibi yeni ve heyecan verici
görüşlere ve iddialara dayandırılan mücadele, insanlık tarihinin
en büyük değişiminin ve dönüşümünün önünü açmıştır.
Hurafe ve kör
inançların yerini bilimsel düşüncenin aldığı, karanlık düşüncelere
ve kararmış beyinlere bilimsel ışığın tutulduğu, sanattan edebiyata
ve felsefeden doğal bilimlere kadar her alanda baş döndürücü bir
gelişmenin başlatılıp sürdürüldüğü bu dönem, Batı'da "Aydınlanma
Dönemi" olarak adlandırılmış ve insanlık tarihindeki
onurlu yerini almıştır.
"Aydınlanma
Dönemi"nin yenileşme rüzgârlarıyla insanların mutlak
eşitliğine ve doğuştan varolan özgürlüklerine ilişkin yeni yaklaşımlar
ve iddialar, bütün dünyaya dalga dalga yayılarak, yönetim yetkisinin
kaynağı ve kullanımıyla ilgili yeni görüşler ve yeni yönetim modelleri
tartışılmaya başlanmıştır.
"Aydınlanma
Dönemi"nin getirdiği bu yeni yaklaşım ve anlayış; meşru
bir yönetimin ne Tanrıya ve ne de zorbalığa dayandırılamayacağını,
meşru bir yönetimin ancak ve ancak halkın iradesine dayandırılabileceğini
vurgulamaktadır. "Laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasi"
işte bu gelişmelerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
LAİKLİK KAVRAMI
Fransızca'da
"Laïcisme", İngilizce'de "Secularism"
ve Almanca'da "Laizismus" sözcükleriyle
açıklanan kavram dilimize "Laiklik" olarak
girmiştir.
Öteki ülkelerde
olduğu gibi Türkiye'de de "Laiklik kavramı" çoğu
kez, "Sekülarizm kavramı" ile aynı anlamda
kullanılmaktadır. Ancak, "Sekülarizm"in
daha dar bir anlamı kapsadığını iddia eden düşünürler olduğu gibi,
çok geniş kapsamlı bir kavram olduğunu, tek tanrılı dinlerden önce
ortaya çıktığını, kitlelerce benimsenmiş ve gündelik hayatı belirlemiş
bir düşünce ve yaşam tarzı olarak günümüze dek uzanmış bir kavrayış
olduğunu iddia eden düşünürler ve yazarlar da vardır.
Genel bir çerçeveden
bakıldığı zaman görülmektedir ki; "Laiklik" ya
da "Sekülarizm" kavramlarından her ikisi
de, Kilise ve Devlet arası ikilik, karşıtlık ya da ayrılık sorunlarıyla
ilgili olarak kullanılmıştır. Bu kullanılış biçimlerinde, her iki
kavram da sadece Devletin Kilise gücünden kurtarılması anlamını
taşımaktadır.
"Laiklik
Kavramı"nın anlamı ve kapsamıyla siyasal ve toplumsal
alanlardaki uygulamalara yansımaları üzerinde özellikle ülkemizde,
çok değişik yorumların yapıldığı görülmektedir. Ancak, bu değişik
yorumların bir kısmının "Laiklik ilkesi"ni
benimsemiş olanlardan, bir kısmının ise "Laiklik ilkesi"ne
temelden karşı olanlardan geldiğini unutmamak gerekir.
"Laiklik
ilkesi'ne temelden karşı olanların bir kısmı, içtenlikli
davranarak düşüncelerini açık ve net olarak ortaya koyarken, diğer
bir kısmı ise ülkemizde olduğu gibi, içtenlikli davranmamakta ve
"Takıyye" yaparak "Laiklik ilkesi"ni
yozlaştırmaya ve çarpıtmaya çalışmaktadır.
"Laiklik
ilkesi"ni içtenlikle benimsemiş olanların değerlendirmeleri
ve yorumları; laiklik kavramının evrensel anlamına bağlı kalarak,
her ülkenin ve toplumun kendine özgü gerçeklerine dayanmaktadır.
SÜRECEK
Kasım 2010
|