|
Çılgınlığın Kıyısında Yaşayanlar: Yaratıcı Dehalar
II
EMİR EMRE
DOĞAN
YARATICI
İNSANIN PSİKOLOJİSİ
Psikiyatrist
Nancy Andreasen 1938 yılında Amerika, Lincoln'de dünyaya
geldi. Anaokulundayken yapılan IQ testinde "dahi" ilan
edildi. Yaşıtlarından daha ileri düzeyde olan küçük kızlarıyla gurur
duyan ailesi, kadının toplumsal rolü hakkında tutucu görüşlere sahipti.
En büyük arzuları, Nancy'nin doğru bir erkeği bulup yuva
kurmasıydı. Ancak, küçük Nancy'nin başka arzuları vardı.
 |
| Psikiyatrist
Nancy Andreasen |
Akşam yemeklerinde
sorulan, "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" gibi
sorulara "Amerika'nın ilk kadın başkanı olmak istiyorum"
yanıtını veren Nancy, büyüdükçe farklı seçimler yapmaya başladı:
Doktora yapabilir ve bir üniversitede profesör olabilirdi. Bir edebiyatçı
ya da şair olabilir ya da gazeteci olup büyük bir gazetede dış haberler
muhabiri olarak çalışabilirdi.
Yirmilerine
yaklaştığında ailesinin uyarıları genç Nancy'nin kulaklarında yankılanıyordu:
"Nancy doktora yaparsan kimse seninle evlenmek istemez."
"George çok hoş bir delikanlı, onunla evlenip yuva kurabilirsin."
Nancy yoluna
kararlılıkla devam etti. Önce Harvard'a, sonra da bir Fulbright
bursuyla Oxford'a kaçıp evden ayrıldı. Ardında, gözü yaşlı bir anne
bıraktı.
Sonraları
Nancy, hem iyi bir anne hem de iyi bir doktor olabildiğini kanıtlayınca,
anne ve babası onunla gurur duydu. Ölümünden birkaç gün önce babası
Nancy'e şöyle dedi: "Paçandan tutmak için elimizden
geleni yaptık ama sen asla vazgeçmedin. Yarışı kazanmaya kararlı
genç bir kısrak gibiydin. Her şeye rağmen başardın." Babası
Nancy'nin sırtındaki o ağır suçluluk duygusunu işte bu sözlerle
kaldırıp attı.
Bilim ve tıbba
duyduğu kadar sanata ve edebiyata da ilgi duyan Nancy, doktorasını
İngiliz Rönesans edebiyatı üzerine yaptı. Mesleksel yaşamını tıp
ve beyin araştırmalarına yönlendirmeye karar vermeden önce, üniversitelerde
İngiliz edebiyatı öğretim görevlisi olarak çalıştı. Shakespeare
ve Sofokles'i bilim dergilerini okuduğu kadar zevkle okudu.
Tiyatro ve dansa tutkuyla bağlandı. 1940'larda şair Paul Engle
tarafından kurulan ve Amerika Birleşik Devletleri'nde yaratıcı yazarlık
alanında doktora derecesi veren ilk program olan Iowa Yazarlar
Çalışma Grubu çevresiyle içli dışlı oldu. Yaratıcı insanların
psikolojisine olan ilgisi o zamanlar başladı. Bu iki bilgi alanını
bütünleştirme fırsatını, Iowa'da üç yıl İngilizce okuttuktan sonra
tıp okumaya karar verdiğinde elde etti.
Tıp
fakültesi son sınıfa geldiğinde, yaratıcılık ve zihinsel rahatsızlıkla
ilgili bir araştırma planladı. Yazarlar Çalışma Grubu'nun
öğretim üyelerini kullanarak, yaratıcılık ve psikopatoloji üzerine
iyi tasarlanmış bir çalışma başlattı. Gruptaki "sürekli
öğretim üyeleri" sınırlı sayıdaydı. İki şair ve iki
yazarın dışındakiler, Iowa'daki dinginliğin ve içlerine dönüp uzun
uzun düşünebilmenin cazibesine kapılarak bölgeye gelmiş seçkin "ziyaretçi
yazarlar"dı. Yazarlar arasında Kurt Vonnegut, Jori
Graham, Gail Godwin, John Irving gibi çağdaş Amerikan edebiyatının
çok sayıda yetkin ismi vardı. Nancy örneklemesini bu kaynaktan
oluşturdu.
Çalışmada, yazarlar
grubundan on beş yazar ve bu yazarlarla hem yaş hem de eğitim olarak
aynı düzeyde olan, ancak üst seviyede yaratıcılık gerektirmeyen
işlerde çalışan on beş kişilik bir kontrol grubu vardı. Yayımlanma
aşamasına gelmesi birkaç yıl süren çalışmadan çıkan sonuç şaşırtıcıydı:
Yazarların çoğu tek kutuplu ya da çift kutuplu depresyonun tanı
ölçütlerine uyan ruh hali bozuklukları ile dolu bir geçmişe sahipti.
Kimi hastaneye yatmış, kimi ilaç kullanmış; bazıları da terapi görmüştü.
Ağır depresyon
ve mani dönemleri geçirmiş olsalar da, kendilerini rahatlıkla ifade
edebiliyorlar; arkadaş ve aileleriyle yakın ilişkiler içinde olabiliyorlardı.
Sevilen, eğlenceli, işlerinde disiplinli ve ilginç insanlardı. Bu
yönleriyle, Freud'un sağlık tanımının yaşayan örnekleri oldukları
söylenebilirdi: "Seviyorlar ve üretiyorlardı".
Öte yandan, yaratıcılığın doğası hakkındaki diğer yaygın görüşü
de kanıtlıyorlardı: "Çılgınlığa yakındılar."
Çoğunun ağır
ruhsal bozukluk dönemleri geçirdiği kesindi. Yaratıcılıkları, bu
dönemler süresince olumsuz etkileniyordu, ancak ruhsal bozukluk
dönemleri kalıcı ya da uzun süreli değildi. Hatta bu dönemler bazı
durumlarda onlara, daha sonra yararlanabilecekleri güçlü bir malzeme
bile sağlıyordu.

Nancy'nin
bulguları, Psikolog Kay Jamison'ın, Büyük Britanyalı kırk
yedi şair, oyun yazarı, romancı, biyografi yazarı ve sanatçıyı inceleyen
çalışması ile de doğrulandı. Veriler, Britanyalı seçkin entelektüellerin
önemli bir bölümünün yüksek oranda ruhsal bozukluk yaşadığını belgeledi.
Örneklemin yüzde 38'inden fazlası duygusal rahatsızlıklardan dolayı
tedavi görmüştü. En yüksek oran oyun yazarlarında, ikinci en yüksek
oransa şairlerde görülüyordu. Bu oranlar Yazarlarla Atölye
Çalışması'nın oranlarıyla ikna edici ölçüde yakındı.
Yaratıcılık
ve zihinsel rahatsızlık arasındaki ilişkiye ikinci destek, yirminci
yüzyılın ortalarında eserler vermiş 15 soyut dışavurumcuyu inceleyen,
Harvard'lı Psikiyatrist Joseph Schildkraut'tan geldi. Çalışmada,
sanatçıların yüzde 50'sinin bir çeşit psikopatolojiye sahip olduğu
ortaya çıktı. Sanatçılar arasında alkol sorunu yaygındı. Grup, ayrıca,
erken ölüme eğilimliydi. Yaklaşık yüzde 50'si altmış yaşından önce
ölmüştü. İkisi intihar etmiş, ikisiyse araba kullanırken tek araçlı
kazalarda hayatını kaybetmişti.
YARATICILIK
VE ZİHİNSEL RAHATSIZLIK
Yaratıcı
insanlar her şeyi taze ve yeni bir şekilde algılarlar; bu da yaratıcılık
için önemli bir temeldir. Ama aynı zamanda iç dünyaları karmaşık
ve kolay kolay cevaplanamayacak kadar çok soruyla doludur. Daha
az yaratıcı olanlar, anne babalar, öğretmenler, din adamları gibi
bilirkişilerin söylediklerine dayanırlarken, yaratıcı kişiler daha
belirsiz ve bulutumsu bir dünyada yaşarlar. Fazla sorgulayıcı olmalarından
ya da geleneklere uymamalarından ötürü eleştirilmeye, reddedilmeye
katlanmak zorunda kalırlar. Bu durum depresyon ve sosyal yabancılaşma
eğilimini artırır.
Yaratıcı beyin,
çok sayıda uyaranı filtrelemekte sorun yaşayabilir. Nancy'nin,
Atölye Çalışma Grubu'ndaki yazarlar zaman zaman dış
uyaranların baskınına uğradıklarından ötürü dikkatlerinin dağıldığından
şikâyet ediyorlardı. Yaşamlarını, uzun süreler boyunca diğer insanlarla
ilişki kurmalarını engelleyecek şekilde düzenlemek zorunda kalıyorlardı.
Beyinlerinin çok fazla uyaranın akınına maruz kalması, manik coşkuya
yol açabilecek bir mekanizmayı tetikliyordu. Manik dönemlerinde
fazlasıyla enerjik, konuşkan ve fikirlerle doluydular. Sıradan insanlardan
daha çok uyaran alan kişiler olarak, daha yüksek bir farkındalığa;
uygunsuz uyarıları kolayca filtreleyebilen birine göre daha sıra
dışı algılara ve duygulara sahiptiler. Ancak bu manik coşkuyu genelde
depresif bir çöküş dönemi takip ediyordu. Bu dönemde, sosyal ilişkilerden
ve neredeyse hemen her şeyden uzak durarak dengeyi sağlamaya çalışıyorlardı.
Zihinlerinde,
garip ve akıldışı görünen çağrışım zincirleri yerlerinden koparak
yeni bağlantılar oluşturuyordu. Saatlerce sürebilen bir çözünme
süreci boyunca sözcükler, görüntüler ve fikirler birbirleriyle çarpışıp
duruyordu. Ve sonunda, sıradan ölümlülerin başaramayacağı şekillerde
düşünmelerine olanak sağlayan beyinleri sayesinde, güzelliği arayıp
bunu edebiyat yoluyla ifade edebilen muhteşem eserler yaratıyorlardı.
Ama bu yetenek onlar için aslında hem bir lütuf hem de bir cezaydı:
Onları aşırı duyarlı ve kırılgan kişiler yaparak bazı zamanlarda
çılgınlığın kıyısına kadar sürükleyen ağır bedelli bir ceza.
KAYNAKLAR
Andreasen, N.C. (2009). Yaratıcı Beyin Dehanın Nörobilimi (Çev.:
Kıvanç Güney). Ankara: Arkadaş Yayınevi.
eemredogan@yahoo.com
Aralık 2010
Çılgınlığın
Kıyısında Yaşayanlar: Yaratıcı Dehalar - 1
|