|
Dil Bir İletişim Aracı
Her
dil, kendi coğrafyası içinde, kendi gereksinmelerinden doğmuş, nesnelere,
kavramlara verilen anlamlarla oluşmuştur. Dolayısıyla dil, buna
bağlı olarak bir düşünce biçiminin de tanımlamasıdır. Deyimlerini,
atasözlerini yine o gereksinimler ışığında yaratır. Hiç kimse durup
dururken bir sabah kalkıp “bugün ne yapsam da bir deyim üretsem”
diye ortaya atılmaz. Sözcük türetmeleri de yaşamdaki gereksinimlerden
doğar.
Değişik
toplumlar, bir coğrafyadan öbürüne göçtüklerinde, kuşkusuz karşılaştıkları
toplumlarla etkileşim içine girer, birbirlerinden sözcük alışverişinde
de bulunurlar. Bunlar yerine oturduğunda o dile varsıllık katar.
O sözcükler gelmiş oldukları dilde kendi özgün durumunu yitirir
çoğu kez; artık o dilin bir üyesi olur. Bu olgu tüm dillerde vardır,
yaşamın gereğidir.
Dil
işlendikçe varsıllaşır. Varsıllaştıkça düşüncenin önü açılır, çevreni
(ufku) genişler; bağnazlıktan, tutuculuktan kurtulur.
Türkçenin
gelişmesine yönelik bilinçili ya da bilinçsiz sürekli bir karşıtlık
görüyoruz bazı kesimlerde.
Cumhuriyet ile birlikte dilimize uygun biçime getirilen bir abeceyle
düşünce evrenimiz genişlemeye başlamıştır. Bin yılı aşkın başka
dillerin boyunduruğunda yaşayan Türkçe, sağlamlığı, akılcı dizgesi,
kuralı sayesinde kendini yaşatmıştır.
Karşıt
olanları bir dereceye kadar anlayabiliyorum; alışkanlıklar kolay
kolay terkedilemezler. Dahası insanoğlu tembeldir; yenilik, bilinmezlik
onu ürkütür. Kendisine dokunulmasını istemez.
Ancak
bunun yanında, dil bilinci, düşünce bilinci olmadığından, kendi
dilinin varsıllığının da ayrımında olmayanlar var. Kendini modaya
kaptıran ya da bir iki yabancı sözcükle toplumdan kendini ayırarak,
ayrıcalıklı kişiliğe bürünüp kendini unutanlar da var. En tehlikelisi
bunlardır.
Herhangi
bir yabancı dili öğrenmeye yeltendiğinizde, öğretmeninizin size
söyleyeceği ilk kural, “o dilde düşünmek, düşünmeye çalışmaktır”.
O kuralı benimsediniz mi, gerisi kolaylaşır.
Türkçe
kendi özgünlüğünde Anadolu’da yaşıyordu. Yapma bir dille ayrı dünya
yaratmaya kalkışanlar Osmanlı ulemaları olmuştu. Çoğunluk bu dili
anlamazdı. Ama onu öğrenenler bile hiçbir zaman tam öğrenemezdi.
Türkçeye kanatlarını veren Atatürk oldu. Ama Atatürk’e yaranmak
için dilde özleşmeyi dalkavukluğa dökenler de oldu.
İlkgençlik
çağları Türkçenin arılaşma, arılaştırma dönemine denk düşen Aziz
Nesin’den aktarıyorum:
“O zamanların, yaranma için yapılan özdensiz aşırılığından
bir örnek vermek isterim. (...) Bir varsayıma göre, Amerika anakarasıyla
Asya anakarasının kara parçasıyla bitişik olduğu tarihsel dönemde
Türkler, Ortasya’dan yürüyerek, belki atlar üstünde, Amerika’ya
gitmişlermiş. Orada uzun, upuzun bir nehir görmüşler, şaşmışlar.
-Amma
uzun! demişler.
Amma
uzun, amma uzun derken bu söz, sonradan Amazon olmuş; işte Amerika’daki
Amazon Nehrinin kaynağı...”, “Amerika anakarasına varan eski Türkler,
yani atalarımızın ataları, orda çok ama çok gürültüyle akan bir
çavlan görmüşler, çok şaşmışlar.
-Ne
yaygara! demişler.
Ne
yaygara, ne yaygara, derken bu söz, Niyagara olmuş”.
Genç
Aziz Nesin tarih öğretmeninin bu çok ciddi anlatımlarına inanmamış;
tepki duymuş, o yaşında kendisi de uydurmaya başlamış;
“Bre ulan, bre len, ber len” diye Avrupa’da adam kovalayan atalarımız
‘Berlin’i, “Len dur ha, len dur ha.. “ diyerek
‘Londra’yı
ürtemiş olduklarını kanıtlamış(!).
1930’larda
Güneş-dil kuramıyla, dil özleşmesini birbirine karıştırdıklarına
değindiği bir yazısında Aziz Nesin şunları da söylüyor: “O
zaman da, dilde gericiler, dil özleşmesiyle alay ediyorlardı. Sözde,
Dil Kurultayında bir üye “evliya” yerine “ölüsü kandilli”, “sabıkalı”
yerine, “geçmişi boklu”, “merhum” yerine “geçmişi kınalı” denilmesini
önermiş. Şimdi de bu olaylar sürüyor. Sözde “İstiklal Marşı”nın
Türkçesi “Ulusal Düttürü”, “Hostes”, “Gökkonuksal avrat”, “imam
bayıldı”nın Türkçesi de “içi geçmiş dinsel kişiymiş”.
Aziz
Nesin bunları ta 1967’de, dönemin Akşam gazetesinde yazıyor.
Şunu
söylemek istiyorum: Alışkanlıklarını terketmek istemeyenler, kendi
dilinin varsıllığının ayrımında olmayanlar, onu işlemeye, geliştirmeye
gerek görmeyen aymazlar hep olacaktır. Bunlar, “uydurma”
diyerek alay edecekler, karşı çıkacaklar, köstekleyeceklerdir.
Ama
bugün Türkçe kendi sağlamlığı içinde yerini bulmuştur.
Şimdiki
görevimiz, sorunları çoktan çözülmüş dilimizi korumak, ona kanatlarını
geri verip uçurmak, yine çevrenini genişletmek; tembelleri çalışmaya,
daha duyarlı olmaya çağırmak; sözüm ona, sadece özgünlük arayan
bazı zıpırların ise bu şiirsel dilin güzelliğini bozmalarına izin
vermemek.
Yoksa,
“Bin dereden su getirerek durumu kurtarmaya çalıştı” deyimi
başka hangi dilde böylesine güzel bir anlam kazanır, derinliğe ulaşır?
Haziran
2002
|