Ömer F. ÖZEN
Dil Yarası


Dil Bir İletişim Aracı

Her dil, kendi coğrafyası içinde, kendi gereksinmelerinden doğmuş, nesnelere, kavramlara verilen anlamlarla oluşmuştur. Dolayısıyla dil, buna bağlı olarak bir düşünce biçiminin de tanımlamasıdır. Deyimlerini, atasözlerini yine o gereksinimler ışığında yaratır. Hiç kimse durup dururken bir sabah kalkıp “bugün ne yapsam da bir deyim üretsem” diye ortaya atılmaz. Sözcük türetmeleri de yaşamdaki gereksinimlerden doğar.

Değişik toplumlar, bir coğrafyadan öbürüne göçtüklerinde, kuşkusuz karşılaştıkları toplumlarla etkileşim içine girer, birbirlerinden sözcük alışverişinde de bulunurlar. Bunlar yerine oturduğunda o dile varsıllık katar. O sözcükler gelmiş oldukları dilde kendi özgün durumunu yitirir çoğu kez; artık o dilin bir üyesi olur. Bu olgu tüm dillerde vardır, yaşamın gereğidir.

Dil işlendikçe varsıllaşır. Varsıllaştıkça düşüncenin önü açılır, çevreni (ufku) genişler; bağnazlıktan, tutuculuktan kurtulur.

Türkçenin gelişmesine yönelik bilinçili ya da bilinçsiz sürekli bir karşıtlık görüyoruz bazı kesimlerde.
Cumhuriyet ile birlikte dilimize uygun biçime getirilen bir abeceyle düşünce evrenimiz genişlemeye başlamıştır. Bin yılı aşkın başka dillerin boyunduruğunda yaşayan Türkçe, sağlamlığı, akılcı dizgesi, kuralı sayesinde kendini yaşatmıştır.

Karşıt olanları bir dereceye kadar anlayabiliyorum; alışkanlıklar kolay kolay terkedilemezler. Dahası insanoğlu tembeldir; yenilik, bilinmezlik onu ürkütür. Kendisine dokunulmasını istemez.

Ancak bunun yanında, dil bilinci, düşünce bilinci olmadığından, kendi dilinin varsıllığının da ayrımında olmayanlar var. Kendini modaya kaptıran ya da bir iki yabancı sözcükle toplumdan kendini ayırarak, ayrıcalıklı kişiliğe bürünüp kendini unutanlar da var. En tehlikelisi bunlardır.

Herhangi bir yabancı dili öğrenmeye yeltendiğinizde, öğretmeninizin size söyleyeceği ilk kural, “o dilde düşünmek, düşünmeye çalışmaktır”. O kuralı benimsediniz mi, gerisi kolaylaşır.

Türkçe kendi özgünlüğünde Anadolu’da yaşıyordu. Yapma bir dille ayrı dünya yaratmaya kalkışanlar Osmanlı ulemaları olmuştu. Çoğunluk bu dili anlamazdı. Ama onu öğrenenler bile hiçbir zaman tam öğrenemezdi. Türkçeye kanatlarını veren Atatürk oldu. Ama Atatürk’e yaranmak için dilde özleşmeyi dalkavukluğa dökenler de oldu.

İlkgençlik çağları Türkçenin arılaşma, arılaştırma dönemine denk düşen Aziz Nesin’den aktarıyorum:
“O zamanların, yaranma için yapılan özdensiz aşırılığından bir örnek vermek isterim. (...) Bir varsayıma göre, Amerika anakarasıyla Asya anakarasının kara parçasıyla bitişik olduğu tarihsel dönemde Türkler, Ortasya’dan yürüyerek, belki atlar üstünde, Amerika’ya gitmişlermiş. Orada uzun, upuzun bir nehir görmüşler, şaşmışlar.

-Amma uzun! demişler.

Amma uzun, amma uzun derken bu söz, sonradan Amazon olmuş; işte Amerika’daki Amazon Nehrinin kaynağı...”, “Amerika anakarasına varan eski Türkler, yani atalarımızın ataları, orda çok ama çok gürültüyle akan bir çavlan görmüşler, çok şaşmışlar.

-Ne yaygara! demişler.

Ne yaygara, ne yaygara, derken bu söz, Niyagara olmuş”.

Genç Aziz Nesin tarih öğretmeninin bu çok ciddi anlatımlarına inanmamış; tepki duymuş, o yaşında kendisi de uydurmaya başlamış; “Bre ulan, bre len, ber len” diye Avrupa’da adam kovalayan atalarımız ‘Berlin’i, “Len dur ha, len dur ha.. “ diyerek ‘Londra’yı ürtemiş olduklarını kanıtlamış(!).

1930’larda Güneş-dil kuramıyla, dil özleşmesini birbirine karıştırdıklarına değindiği bir yazısında Aziz Nesin şunları da söylüyor: “O zaman da, dilde gericiler, dil özleşmesiyle alay ediyorlardı. Sözde, Dil Kurultayında bir üye “evliya” yerine “ölüsü kandilli”, “sabıkalı” yerine, “geçmişi boklu”, “merhum” yerine “geçmişi kınalı” denilmesini önermiş. Şimdi de bu olaylar sürüyor. Sözde “İstiklal Marşı”nın Türkçesi “Ulusal Düttürü”, “Hostes”, “Gökkonuksal avrat”, “imam bayıldı”nın Türkçesi de “içi geçmiş dinsel kişiymiş”.

Aziz Nesin bunları ta 1967’de, dönemin Akşam gazetesinde yazıyor.

Şunu söylemek istiyorum: Alışkanlıklarını terketmek istemeyenler, kendi dilinin varsıllığının ayrımında olmayanlar, onu işlemeye, geliştirmeye gerek görmeyen aymazlar hep olacaktır. Bunlar, “uydurma” diyerek alay edecekler, karşı çıkacaklar, köstekleyeceklerdir.

Ama bugün Türkçe kendi sağlamlığı içinde yerini bulmuştur.

Şimdiki görevimiz, sorunları çoktan çözülmüş dilimizi korumak, ona kanatlarını geri verip uçurmak, yine çevrenini genişletmek; tembelleri çalışmaya, daha duyarlı olmaya çağırmak; sözüm ona, sadece özgünlük arayan bazı zıpırların ise bu şiirsel dilin güzelliğini bozmalarına izin vermemek.

Yoksa, “Bin dereden su getirerek durumu kurtarmaya çalıştı” deyimi başka hangi dilde böylesine güzel bir anlam kazanır, derinliğe ulaşır?

Haziran 2002