GEZİ YAZILARI


Tarihin Beşiğinde: Urfa'yla Mardin - 1 / Zehra Özen

Tarihin Beşiğine Yolculuk...

Uzun zamandır Urfa'ya gitme hayalim vardı. Bunun nedeni hem doğduğum yerleri görmek hem de kültürü bire bir yaşamaktı.

Bir heyecanla yola çıktım. Neyle karşılaşacağımı bilmeden akşam yola çıktığım için hiç bir şeyin farkında değildim. Sadece garip bir heyecan vardı. İlk durak Adana oldu, daha sonra Gaziantep. Birecik köprüsünü geçtik, Suruç sapağı Aligör (yeni adı 11 Nisan) yolunda olduğumuzu sanıyordum; Suruç'a giriş yönünü bulmaya çalışıyordum. Bir baktım, 'Urfa'ya Hoş geldiniz' tabelası... Karaköprü denilen yerdeydik. Epey uyumuşum demek ki… Koca koca binalarla karşılaştım. Her yan lüks daireler...

Yeğenim beni aldı, Eski Urfa denilen, bir adı Harran Kapısı, bir adı Arap Mahallesi denilen mahalleye götürdü. Daracık sokakları olan, iki insanın yan yana yürümesi bile zor olan sokaklar...

Bahçe kapısından içeri girdiğimizde koca bir avlu, nar ağacı ve incir ağacı bulunuyordu. Dayımın kızı bıcır bıcır yeşil gözlerinin içi parlayarak, tüm sevecenliğiyle beni karşıladı. Bir taraftan bana yabancı gelen, bir taraftan akrabam olan biri... O kadar sıcak davrandı ki, kendimi hiç yabancı hissetmedim. Biraz sohbet ettikten sonra yorgun olduğum için uyuma gereği duydum...

Urfa'da kahvaltıda tırnaklı pide ile fırında pişirilmiş isot (acı biber) da yenir.

Sabah uyandığımda, ilk önce buram buram kaçak çay demlenmiş olduğunu gördüm. Dayımın kızı, 'Cemil, git fırından ekmek al ve biberleri de fırına götür, pişirsinler' diye sesleniyordu. Cemil, Arapların giydiği cebelyesini giyerek fırına gitti. Tabii biberleri de beraberinde götürdü. Fırıncı ücretsiz pişiriyormuş.

Önce Harran Kapısı

Harran Kapısı.

Kahvaltıdan sonra Cemil'le Urfa'yı tanımak, görmek için dışarı çıktık.

İlk önce Harran Kapısı denilen bir kapıdan geçtik. Geçmişte dayımın imam olarak görev yaptığı camiyi gördüm. Hayal meyal hatırlıyordum camiyi. Sanki orayı, caminin karşında taş bir bina vardı diye hatırlıyorum. Cemil oranın öyküsünü anlattı; daha önce kahveymiş. Kahvede de müşterilere pikaptan müzik dinletiliyormuş. Hemen yanı başında bulunan camide görev yapan dayım ise namaz vakti pikabın çalmamasını rica etmiş bir kaç kez. Ancak kahveci dinlememiş, çalmayı sürdürmüş. Bir gün yine dayım tam namaz kıldırırken kahvenin sahibi pikaptan müzik çalmaya başlamış. Dayım bu; namazı bırakmış, gidip adamın üstüne yürümüş, 'ben sana kaç defa dedim, ben namaz kıldırırken çalma diye' diyerek çıkışmış. Sonra da almış orada duran pikabı adamın kafasına indirmiş.

Su soğuk korunsun diye küpte saklanır.

Ben bu öyküyü bir çok kez dinlemiştim aileden. Ama birebir o binayı görmek çok hoşuma gitti. Daha sonra Eyyubiye mezarlığına gittik. Orada Haşkermo'nun (Hacı Kermo / Kerim) türbesi vardı. Geçen yılın son günü yitirdiğimiz annemin kökeni Hacı Kermo'dan geliyordu.

Dört kardeş Bağdat'tan gelip önce Muş'a, sonra Urfa'ya yerleşmişler. İmam Cebir, annemin dedesi oluyormuş ve annem altıncı kuşakmış. Bu bilgiden sonra ilk durağımız İbrahim Peygamber'in ateşe atıldığı yer olduğuna inanılan Balıklı Göl'ün hemen yanı başındaki, yine İbrahim Peygamber'le birlikte ateşe atılıp düştüğü yer olduğuna inanılan, Kral Nemrut'un kızının adıyla anılan Anzılha (Ayn-ı Zeliha / Zeliha'nın Gözü) Gölü oldu.

Yeğenim Cemil ile Ayn-ı Zeliha'da oturup mırra içtik.

Orada bir çay bahçesinde oturduk. Ben, bir yandan 'mırra' denilen acı kahveyi yudumluyorum bir yandan da insanları gözlemliyorum. Her halimden onlara yabancı olduğum gözlenebiliyor.

Urfa'nın başka bir kültürü, mırra içmek ayrı bir özelliktir.

Bense, insanları bir örnek olarak görüyordum. Konuşmaları, davranışları aynıydı. Ama tümü güler yüzlü insanlardı. Şiveyi o kadar güzel kullanıyorlardı ki, bazı kelimeleri anlamasam bile bana çok hoş geliyordu. Şiveyi anlamam zordu. Çünkü Farsça, Arapça, dolayısıyla Osmanlıca, Fransızca ve Kürtçe'den esinlenmiş bir dildi. Balıklı Göl çok hoştu, yeşil yeşil balıklar görülmeye değerdi.

Balıklı Göl'deki balıklar yenmez.

İkinci durağımız Dergâh oldu. İbrahim Peygamber'in makamı denilen Dergâh'ta yatır var diye düşünürdüm hep. Hayır, orası sadece içinde şifalı su çıktığına inanılan bir mağaraydı. Ziyaretçiler orada su içip dua ediyorlardı.

Dergâh'tan çıkıp El Ruha Oteli'ne uğradık. Önceleri bir konak olan, şimdilerde otel olarak kullanılan bir yer. Çok güzel taş oymaları, çardakları, kuyusu olan özgün bir yer. Heyecanla her köşesini gezdim.

Yeşil gözlü Arap şeyhi konukları karşılıyor.

El Ruha Oteli ziyaretinden çıkıp biraz ilerledikten sonra Çardaklı Restoran diye bir yere girdik. Kapıdan içeriye girdim ki, bir Arap şeyhi bana bakıyor. Boylu boslu, gözleri yeşil, hoş biri… Vurulacaktım, ama baktım ki cansız bir mankenmiş. Kös kös döndüm… Daha sonra öğrendiğime göre, Çardaklı Restoran'ın olduğu yer babamın amcası kızının eski eviymiş. Lokantada akşamları Sıra Gecesi eğlenceleri yapılıyormuş. Oradaki yetkiliye 'kadınlar da gelebiliyor mu' diye sordum. Evet, gelebiliyormuş.

Çardaklı Lokanta'dan ayrıldıktan sonra Fırfırlı Kilise denilen bir yere gittik. Orası da çok eski bir kilise, ancak artık işlevsizdi. Çok eski taş oymaları olan bir yapı. Oradan geçiş olarak kullanılan güneş pusulasının bulunduğu bir taş çok ilgimi çekti. Çok güzel bir taştı ama, artık yavaş yavaş yorulmaya başlamıştım. Bugünlük bu kadar gezi yeterli olmuştu benim için. Eve yine kabaltıları ve dar sokakları kullanarak dönmeye başladık.

Eve Urfa'nın kabaltılarından geçerek döndük.

Gelecek Sayı:
Yola Çıktım Mardin'e…


Mart 2011