GEZİ YAZILARI


BAHAR GÖZÜYLE KÜBA - 1- Bahar Çınarlı


Başkent Havana'da işe, okula gitmekte olan ve konforsuz araçlarını bekleyen insanlar gururluydular

Küba'da yerli halk ve turistler iç içe, ama paralel dünyalarda ayrı yaşıyorlar.

Kübalılar ülkelerine "Kuba" diyorlar, yani "ü' değil, "u" sesi var. "KUBA". Bu ad Taino dilinden kalmış.

Meşhur Varadero sahilindeydim. Bu bembeyaz ince kumlu plajlar ve sıcak berrak turkuvaz sular beldesinde kurulmuş çok sayıdaki tatil köyünden birinde kaldık. Diğer konuklar da çoğunlukla Kanadalı veya Avrupalıydı. Amerikalı turistler yasaktan ötürü gelemiyormuş.

Kaldığımız tatil köyü her yönden bir cennetti. Doğa, deniz, kum enfesti. Açık büfeler rengârenk çeşitli yiyeceklerle göz alabildiğince uzuyordu. Görüntüleri, sunumları çok güzeldi, ama bizce tatları biraz noksandı. Bazen de sırf sebzeli sandığımız yiyecekler etli çıkıyordu. Biz değişik nedenlerle pek et yemiyorduk. Hevesle doldurduğum tabağı yarı dolu şekilde garsona uzatırken yüzündeki ifadeden şunu okudum: "Bizimkiler bunları yiyemiyor, evimizde bu çeşitli bolluk yok ve sen dolu tabağı geri veriyorsun!"

Her gece Kübalı dansçı ve müzisyenler gösteri yapıyordu. Ama ne gösteriler! Sanki Broadway müzikallerindeyiz. Bu kadar yetenekli dansçı ve şarkıcıyı herhangi bir tatil köyü gösterisinde görmek beni şaşırtmıştı. Kostümleri de çok şık ve çeşitliydi. Bir giydikleri kostümü bir daha giymiyorlardı.

Sonra Havana'ya geçtik. Üç saat süren yolculuk esnasında klimalı konforlu turist otobüsümüzden bakarken bazen duraklarda taşıt bekleyen Kübalılar ile göz göze geliyorduk. Bakışlarını kaçırıyorlardı. Takım elbiseleri, üniformaları ile işe, okula gitmekte olan ve konforsuz araçlarını bekleyen insanlar gururluydular.

Küba'da yerli halk ve turistler iç içe, ama paralel dünyalarda ayrı yaşıyorlar. Yerli halkın kullandığı para, bindiği taşıtlar, alışveriş ettiği dükkânlar turistlerinkinden ayrılmış. Turistlere yönelik hizmetlerin çok daha lüks olması dikkatimi çekti.

Havana'nın en ünlü tarihi oteli olan Hotel Nacional'de ayrılmıştı yerimiz. Bu son derece şık ve görkemli otele girerken heyecanlandım. Tarihte neler görüp yaşamamıştı ki bu 1930'da yapılmış olan otel! Winston Churchill, Ernest Hemingway, Marlon Brando gibi bir çok ünlüyü ağırlamıştı. Efsane Che Guavera ve Fidel Castro Amerika ile olan krizde savunma başkomutanlığını bu otelden yapmıştı. Meşhur mafya liderleri toplantısı 1946'da burada olmuştu. Coppola'nın The Godfather II filmindeki mafya konferansı bu toplantıyı dramatize eder. Yeni bölümünün açılışında Eartha Kitt gösteri yapmıştı. Devrimden sonra turizm yasak olunca yalnızca yabancı diplomatların ağırlandığı bir otel haline gelmiş. SSCB'nin çökmesinden sonra ise, çaresiz kalan Küba ve otel, turizme kapılarını tekrar açmış.

Hotel Nacional'e erken vardığımız için odamız hazır değildi. Çalışanlarının sıcağa rağmen ve çoğu tokyolu, şortlu turistlerle kontrast teşkil eden şekilde siyah takım elbiseler, döpiyesler içinde oluşu dikkatimi çekti. Bir çoğu hükümetin gizli ajanı olabilecek bir görünüm veriyordu. Bu görkemli otelin bilgisayar sistemi geri olmalıydı ki, iki hanım karar vermek için ellerindeki otel odalarını gösteren basılı bir şema üzerinde uzun uzun tartıştılar. Bu tarihi binada kalmak öyle eşsiz bir deneyimdi ki işletme aksaklıklarını umursamadık.

Odaları beklerken açık havada verandadaki bambu koltuklara yayıldık. Sıcak mayıştırıyordu. Ben hatta uyuya kaldım. Tam uyanıp ne olduğunu anlamam ancak ikinci şarkıda oldu. Üç müzisyen verandada gitarlarıyla tatlı tatlı Küba şarkıları çalıyordu.

Verandadaki konuklara canlı müzik çalınması meğer adetmiş. Bir hafta içinde aralarla çeşitli, birbirinden yetenekli küçük gruplar gelip gitti. "Hasta Siempre Comandante", "Quizas, Quizas, Quizas" gibi unutulmaz şarkıları bu sıcacık, güler yüzlü, son derece yetenekli müzisyenlerden yerinde dinlemek büyük bir zevkti.



Yavaş yavaş yerlilerin turistlerden el altından para kazanmak istediğini fark etmeye başladım. Bunu çekinerek gizli saklı yapıyorlardı; belli ki yasaktı her önüne gelenin turistten para kazanması. Bir garson usulca bizi bir gün gezdirecek araba ayarlayabileceğini söyledi. Bu öneri onun için riskli bir öneriydi belli; kimsenin duymamasına çalışıyordu. Ben "macera" olacağı için ve halkla karışmak istediğim için ilgilenebilirdim, ancak Kanadalı yol arkadaşlarım böyle "alengirli" ayarlamalara hiç alışkın değildi. O yolu seçmedik.


Biri şehrin batısında, öbürü doğusunda olmak üzere, Havana'ya yakın iki plaj sahili var. "Plajas del Este" (Doğu Plajları)ye gitmek üzere yola düştük. Bunun için Havana'dan geçecektik. İlk coco taksi deneyimim o gün oldu. Bu sevimli iki kişilik açık hava taksilerinde Malecon'da rüzgârı yüzümüzde hissede hissede, saçlarımız uçuşa uçuşa seyahat etmenin, Havana'ya bakınmanın keyfinin üzerine yoktu. Bu taksilerle plaja toplu taşıma yapılan garaja geldik.

Güneşlenmek için Plajas del Este'nin en güzel plajını seçtik. Plajda yerli halk vardı. Veradaro gibi sadece turistlere ayrılmamıştı. Kalabalık da değildi. Sahilde keyif çatan, yürüyen, yakınlardaki restoranlarda yemek yiyen Kübalılara karışmak hoşuma gitmişti. İnsanlar huzurlu ve keyifli görünüyordu. Söylemeden geçmeyeyim, plajda bir çift bizi usul usul, çekine çekine, önce ahbaplık kurarak, kendi -belki biraz gizli- pansiyonlarına davet etmeye çalıştı. İkisi de yüksek eğitimliydi, emeklilerdi.



Havana'ya son otobüs 6'daydı. Benim ise henüz dönmeye niyetim yoktu. Görünürde taksi durağı da yoktu. Plajın arkasındaki ana caddede bir adamla anlaştım, ne zaman istersek bizi arabasıyla götürecekti. İkimiz de birbirimizin niyetini ve güvenilirliğini bakarak tartmıştık. Baskı olan ve sıcak kültürlerde sessiz ne konuşmalar yapılabiliyor! Kanadalı arkadaşlarım bu ayarlamayı nasıl yaptığıma hayret ettiler, nasıl anlamıştım bizi götürebileceğini?! Bir yerde asılı levha mı görmüştüm?! Tarife neredeydi?! Bir saat daha gezindikten sonra arabaya bindik. Küba deneyimi diyerek sevindim. Adam sonradan daha iyi anladığıma göre bu iş için arabasını kaçak olarak kullanacaktı. Araba o eski, güzelim, meşhur "Havana" arabalarındandı. Egzoz yeminle doğrudan içeri üstümüze geliyordu, neyse ki cam açıktı. Önce sohbete çalışan şoförün sonradan gerildiğini hissettim. Şehre yaklaştıkça resmi arabalar da artıyordu. Bir şey söylemiyordu ama yakalanmaktan korkuyordu. Ben fotoğraf makinem camdan uzanmış şekilde ona tehlike teşkil ediyordum. Makinemi indirdim. Sonradan öğrendim ki, türlü türlü plaka varmış ve sahibinin çalışma sınırlarını plaka belirliyormuş. Cezalar da büyük olmalı.

Yiyecek belki tek sorunumuzdu.

Sürecek

Kasım-Aralık 2013