|
Pelin Esmer'le 11'e 10 Kala
Türk
sinemasının umut veren, dinamik yönetmenlerinden Pelin Esmer, 35.
Toronto Film Festivali'nin "Kentten Kente" programına
"11'e 10 Kala" filmiyle konuk oldu.
"Transistoru
ben keşfedecektim"
Yönetmenin,
amcası Mithat Esmer'in hayatından esinlenerek yazdığı bu
filmde Mithat Esmer ve Nejat İşler başrolü paylaşıyorlar.
Mithat'ın koleksiyonlarından yola çıkarak kendinizi bu aydın ve
prensip sahibi insanın geçmişine, bugününe ve geleceğine seyahat
ederken buluyorsunuz. Gazete yığınlarından yükselen eski mürekkep
ve toz kokuları arasında Mithat'ın büyük umutlarla dolu geçmişinin
ve belirsiz geleceğinin bir parçası oluyor, dejenere çoğunluğun
karşısında kendinizi onun mücadelesini paylaşırken buluyorsunuz.

Pelin
Esmer'in ağzından 11'e 10 kala
"11'e
10 Kala"ya, 'dün', 'şu an' ve 'yarın'ı birbirine sıkı sıkı
bir iple bağlayıp yaşamının her anını koleksiyonuna eklediği bir
nesneyle doldurup o ipe dizen ve onun üzerinde usta bir cambaz gibi
yürümeye devam eden müthiş bir koleksiyoncuyu anlama arzusuyla başladım.
İstanbul'un hayatın içindeki çelişkilere olan hoşgörüsüne sığınıp,
birbirinden sınıfları, yaşamları, hayalleri ve gerçekleriyle çok
farklı iki yalnız adamın, 83 yaşındaki koleksiyoncu Mithat Bey'le
kapıcısı Ali'nin, birbirlerinin yaşamlarına hesapsızca müdahalelerini
anlatırken, bir baktım kaybederken kazanan, kazanırken yenilen,
biterken başlayan yaşamlarında bu iki adamın birbirlerine sunabilecekleri
yine İstanbul'du."

Pelin
Esmer
Pelin Esmer
sinema hayatına sosyoloji öğreniminden sonra Yavuz Özkan'ın
atölyesine başladı. Kısa sürede piyasanın en iyileriyle çalışmaya
başlayan Esmer, Ziya Öztan, Osman Sınav ve Elisabeth Rygard'ın
uzun metraj sinema filmlerinde, belgesellerde ve reklam filmlerinde
yönetmen yardımcılığı yaptı. İlk belgeseli "Koleksiyoncu"
dünyanın dört bir yanında çeşitli uluslararası film festivallerinde
gösterildi; Roma Bağımsız Filmler Festivali'nde En
İyi Belgesel ödülünü aldı. İlk uzun metraj belgeseli
"Oyun" 2005 yılında San Sebastian'da yarıştı.
"Oyun", Türkiye'de gösterime giren ve DVD'si yayınlanan
ender belgesel filmlerden biri oldu. Adana Altın Koza Film
Festivali Yılmaz Güney Anı Ödülü, SİYAD Türk Sineması Ödülleri Özel
Ödülü ve New York Tribeca Film Festivali En İyi Yeni
Belgesel Film Yönetmeni Ödülü dahil olmak üzere bir çok
önemli ödül kazandı ve dünyanın dört bir yanındaki sinema eleştirmenlerinden
övgüler aldı.
İlk uzun metraj
kurmaca filmi olan "11'e 10 Kala" yönetmenin
önceki çalışmalarının başarısını izledi. San Sebastian Film
Festivali'nin ana yarışma bölümünde yer alan film, dünyanın
dört bir yanında uluslararası festivallerde sinemaseverlerin hayranlığını
kazanırken 2010 Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde
Jüri Özel Ödülü'ne layık görüldü.
Yönetmen ile 35. Toronto Film Festivali ziyareti sırasında
görüştük
-
Filmin konusundan kısaca söz edebilir misiniz?
- Filmim 82 yaşındaki müthiş bir koleksiyoncuyla onun kapıcısının
hikâyesi, mekânları İstanbul. Bir şekilde birbirlerine İstanbul'u
ödünç verdikleri bir hikâye. Aynı apartmanda yaşayan, dünyaları,
geçmişleri, gelecekleri, hayalleri çok farklı, ama bir yandan da
çok ortak şeyleri olan iki adamın buluşması.
- Bundan
önce belgesel çalışmaları yaptınız, hatta bir önceki çalışmanız
Koleksiyoncu, bir nevi bu filmin hazırlığı niteliğinde idi.
- Belki bunun bir ön habercisi idi. O belgeseli yaparken bu filmin
kurmacasını yapmak istediğimi biliyordum ama, bu belgeseli yapmama
engel olmadı. O benim için daha kişisel bir deneyimdi; benim konuya
yakınlaşma, birbirimizi tanıma dönemimizdi. İstanbul'u da onun gözünden
tanıdığım kişisel bir deneyimdi. O belgeseli iyi ki yapmışım diyorum.
Hayatta başka şeyler sorgulamama neden oldu.

- Bu filmdeki
amca karakteri aslında gerçek hayattaki amcanız, Koleksiyoncu'daki
karakter de öyleydi. Biraz amcanızdan bahsedelim, nasıl bir insandır?
- Amcam tanıdığınız zaman ilgilenmemeniz mümkün olmayan bir insan.
Nevi şahsına münhasır, prensipleri olan, hayata kendince bir bakışla
yaklaşan ve şu anın içinde yaşayan çok genç bir delikanlı.
- İdeal
insanın tanımı…
- Evet. Kendi kurduğu dünyayı yaşamak için çok ciddi bir savaş veren
bir insan. Yeğeni olmasam da böyle bir karakter çok dikkatimi çekerdi,
tanımak isterdim. Mesleğimiz sinema olunca böyle oyuncumuz oluverdi
işte.
- Kapıcı
karakteri için Nejat İşler'i nasıl seçtiniz?
- Nejat'ın daha önceki filmlerini izlemiştim. Semih Kaplanoğlu'nun
'Yumurta' ve Çağan Irmak'ın 'Mustafa
Hakkında Her Şey' filmlerindeki oyunculuklarını çok beğenmiştim.
Oynamıyor gibi yapan bir oyuncu ve iyi bir oyuncu. Benim için çok
kritik bir karardı. Profesyonel olmayan ve bu kadar baskın ve güçlü
bir karakterin karşısında çok profesyonel bir oyuncunun sanki oyuncu
değilmiş gibi kendi kendine bir süreçten geçmesi gerekiyordu ve
Nejat'ın da bunu yapabileceğine inanıyordum. O yüzden rolü
Nejat'a teklif ettim.
Nejat'ın
kişi olarak da böyle bir karaktere ilgi duyup merak edeceğini biliyordum.
Onun kendi geçmişinde de bir sahaflık vardır; dolayısıyla konu itibarıyla
da uygun bir kişiydi.
-
Filmin başlığı nereden geliyor?
- Film 11'e 10 kala bitiyor. Benim için zaman üstüne kurulu bir
film. Koleksiyondan çok zaman üzerine kafa yormamdan kaynaklanan
bir film. Dakiklik ve süreklilik, tamamlamaya çalışma ve süregelen
bir durum... Filmdeki karakter sürekliliği korumaya çalışan bir
savaşçı. Bir de saatin 10 dakika geri kalması var. Bir başka bağlantı
da son sahnede 11. cildin tamamlanması. Ama bir yandan da 11. cildin
tamamlanması için 10 cilt daha var; süregelen bir durum var. Onun
tamamlanması için de belki başka bir serüvene ya da filme ihtiyaç
var.
- Türkiye'de
amcanızla aynı yaş grubundaki izleyicilerden ne gibi tepkiler alıyorsunuz?
- O yaşlarda izleyicimle çok fazla bir araya gelemedim aslında,
ancak festivallerde. Bir de biz bu sene Yeni Sinema Hareketi
diye bir grup oluşturduk. Feriye Sineması'nda
filmlerimizi gösterdik. Orada izleyicilerle buluşma fırsatımız oldu.
80 grubundan çok da izleyici yoktu. Genelde aldığım yorumlar
"aaa benim ailemde de böyle dayım, amcam, amcamın karısı vs.
vardır" oldu. Birçok ailede amcama benzer karakterler
olduğuna dair yorumlar aldım.
-
Ondan bu kadar ilham almanız konusunda amcanız ne hissediyor?
- Sonunda çok mutlu oldu. Tabii ondan istediğim çok kolay bir şey
değildi. Bir şekilde belki ben de onun koleksiyonunu yapmış gibi
hissediyorum. O anlamda filmi yapmış olmanın yanı sıra yeğeni olarak
bunu yapmış olmaktan ayrıca bir mutluluk duyuyorum. Onun peliküle
yazılmış olması ve bir şekilde sürekliliğinin de sağlanmış olması
beni çok mutlu ediyor. O da bunun farkında ve sonunda çok mutlu
oldu; hayranları oldu. Sokakta tanıyanlar, onunla konuşmak isteyenler…
Çok da sosyal bir insan olduğu için bu çok hoşuna gidiyor. Ama tabii
ki onun dışında hayatı olduğu gibi devam ediyor.
-
Film uluslararası başarılar elde etti ve ödüller aldı, çok gurur
duymalısınız.
- Evet, epey festival dolaştık, ödül de aldık. En güzel yanı, hiç
tanışmadığınız kişilerle çok özel bir şeyi, yoğun bir şeyi paylaşıyorsunuz.
Artık onların olan bir şey. Aldığınız tepkiler bir sonraki hayatınız
ve işleriniz için düşündürüyor ve çok olumlu etkileri oluyor. Bu
sayede dünyanın pek çok yerine gittim. Ödüller tabii çok motive
edici; bir sonraki işiniz için biraz daha hız verici, güçlendirici
bir etken. O yüzden önemli, ama çok da fazla önemsememek gerektiğini
düşünüyorum. Çünkü ödüller sonuçta sübjektif şeyler ve sonuçta filmi
değiştirmiyor. Film oldu bitti. Ama tabii ki beğenilmesi, farklı
yorumlanması ya da anlatmak istediğiniz hikâyenin bir izleyiciye
ya da bir jüriye geçmiş olması çok büyük bir keyif.

- Bundan
sonraki projelerinizden bahsetmek ister misiniz?
- Şu anda bir senaryo üstüne çalışıyorum. Bu sefer dağlarda, İstanbul
dışında bir hikâye. Hikâye gereği dağlara ormanlara çıkmam söz konusu
olacak. Çok da heyecanla bekliyorum. 11'e 10 Kala'da
İstanbul'u çok köküne kadar yaşadım, konu gereği İstanbul'da çekilmesi
gerekiyordu. Sonuçta bir koleksiyoncu için İstanbul'un bir cennet
olduğunu ve yaşayabileceği tek yer olduğunu düşünüyorum. Film sayesinde
İstanbul'a farklı köşelerinden farklı açılardan bakabildim. Tabii
çekim yapmak hiç kolay değildi. İstanbul gibi bir şehirde, o kalabalıkta…
Halkımız kamerayı da çok seviyor, bakmayı da çok seviyor. O yüzden
galiba biraz uzaklarda, dağlarda farklı bir şey yapmak bana başka
şeyler öğretebilir diyorum.
ÖZGÜ
ÖZMAN
Aralık 2010
|