|
Bozkırdaki zerdali
ağacının yareni:
Dr. Ceyhun Atuf Kansu
Dr. Emrullah
Güney
Dicle Üniversitesi, Sosyal Alanlar Eğitimi Profesörü - Diyarbakır
Orada
bir köy var uzakta, hey Balım kız
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da hey Dalım oğul
O köy bizim köyümüzdür.
Mahmutlar'ı
gören var mı? Onbeş evlik köy
Altu pınar, altu kol akar çeşmesi
Baharlar gelir geçer, ev içleri şenliksiz
Tozlu iğde çiçeklerinde, baharlar uyur.
Kutludüğün,
eski toy düğünlerin günü
Gece damlarda ay balkır.
Bayındır'da, Oğuz boyu köylerinde
Türkmen ayranı bir bakraçta uyur.
Yuvacık
köyünde yavrum usul usul bostanlar büyür
Kerpiçler yanmış sıcaktan susuz
Ovacık'ın yollarında toz duman yaz ayları
Çatlar ortasından bozkır, karpuz kokusunda, uyur.
Doktor Ceyhun
Atuf Kansu.
Adını ilk kez
nerede gördüm?
Şiirini, düzyazısını
ilk nerede okudum?
Ozan
öğretmen Hazım Zeyrek, Sıvas'ta "Su"
dergisini yayımlıyordu. Sakarya Meydan Savaşı'nın destanını, tadına
vara vara ilk orada okudum. Okullarda, herkes Kurtuluş Savaşını
-güya- öğrenir. Ben hiç sanmıyorum ki, bir dönüm noktası olan Sakarya
Meydan Savaşı, gerektiğince, önemine göre ele alınsın. Tarih öğretmenlerimiz
acaba, bu konuya eğiliyorlar mı? Bu soruya olumlu yanıt verme olanağımız
yok.
Evet, giderek Kansu ozanımı daha yakından tanımaya başlıyordum.
1964'te Ankara Üniversitesi öğrencisiyken, okuma açlığıyla kitaplıkları
tarıyordum. Hukuk Fakültesi okuma salonunda 1940'lı yılların
"Ülkü" ciltlerini buldum. Benim için bir defineden,
hazineden farksızdı. Köyden öyküler, köy ekonomisi araştırmaları
ve şiirler. Aşık biçeminde Karacoğlan'ın anlatım tadını veren şiirler..
Ceyhun Atuf Kansu adına ilk bu dergide rastladım. Ondan sonra
şiirlerinin tiryakisi oldum.
Nevşehir Lisesinde öğrenciyken (1961-64) yazın öğretmenimin isteğiyle
aldığım kitabında Behçet Necatigil diyor ki , "Önceleri
halk şiiri geleneklerine bağlı şiirler yazdı (1838-1944), sonra
Yeni Şiir'i benimseyerek 1940 kuşağının toplumcu şairlerine katıldı,
bu toprağın dertlerini, acılarını, sevinç ve mutluluk özlemlerini
dile getirdi. Belli başlı hemen bütün fikir ve sanat dergilerinde
şiir, makale, deneme ve hikayelerine rastlanmaktadır" (Behçet
Necatigil. 1979. Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü. s.169-170, Varlık
Yayınevi).
Ceyhun Atuf
Kansu… Çocuk sayrılıkları sağaltmanı, halk lokmanı güzel insan.
Sonraları TRT'de
Radyo konuşmaları başladı. Atatürk ve Kurtuluş Savaşı..
Bir köy kahvesinde, savaş anılarını aktaran bir "İstiklal
Harbi Gazisi" anlatımıyla.. Antep cenginden İnebolu
kayıkçılarına dek, Anadolu direnişini, şiirleriyle süsleyerek anlatıyordu.
Dinletmesini biliyordu Kansu ozanım. Sesinde bir içtenlik, duruluk,
inandırıcılık.. O zamanlar düşünmüştüm ki, olanak yaratılsa, Milli
Eğitim Bakanlığı bu konuşmaları kasetlere okuyarak bütün ilk ve
orta dereceli okullarımıza dağıtsa.. Kurtuluş Savaşımız genç beyinlere,
ancak böyle işlenebilir... Sonra Varlık Yayınevi bu
radyo konuşmalarını küçük bir kitap olarak yayımladı. Kitaplığımda
yer almasından sonsuz övünç duyduğum bir eserdir bu.
Palu, Arıcak
dolaylarında çalışırken "Balım Kız, Dalım Oğul"
başladı radyoda. Birini bile kaçırmadan, sonsuz bir tad alarak dinledim.
İçim içime sığmıyordu. Bozkırlarıyla, göçer-konar aşiretleriyle
bir yarıkıta Anadolu dile gelmişti. Türk Dil Kurumu bu radyo
konuşmalarını kitaplaştırdığı zaman, gerçek bir hazineye kavuşmuş
oldum. Eşe dosta en çok armağan ettiğim kitapların başında gelir
"Balım Kız, Dalım Oğul".
Sakarya
Meydan Savaşı, kitaplaştığı zaman, o dönüm noktasının 50.
yılıydı. Bir kasaba gazetesinde, yanlış dizilişlerle, Kansu
ustanın kitabını tanıttım. Yazı üç gün sürdü. Ilgaz Dergisinde
sürekli yazıları çıkıyordu. Bir sayısında benden söz etti. Babamın
dayısı Mustafa Kaya, Sakarya Savaşına topçu neferi olarak
katılmıştı. Yazdığım mektupta bundan söz etmiştim. Üç günün birikmiş
gazetelerini kendisine gönderince, övgü dolu bir mektup aldım. Beni
Ankara'ya çağırıyor; yakından tanımak istediğini belirtiyordu. Binip
otobüse Ürgüp'ten, Ankara'ya vardım. Türkiye Şeker Fabrikaları
Anonim Şirketi'nin Sıhhiye'deki merkezinde, bir doktor muayenehanesinden
çok farklı,sıcacık bir ortamda, tadına doyum olmaz söyleşilere daldık.
Odasına giren çıkan herkese, övücü sözlerle beni tanıtıyordu. Sonra,
gide gele, bende tiryakilik yarattı. Çeşitli bahanelerle sık sık
Ankara'ya uğrar oldum. Yarenliği tatlıydı; anlattıklarından çok
yararlanıyordum. Her ziyaretimde, yeni çıkmış kitaplarını imzalaması,
bana gurur veriyordu. Ankara'ya uğrayışlarımın bir anlamı vardı
artık. Sevinç duyuyordum. "Cumhuriyet Bayrağı Altında",
kitabında anlattıklarını, kendi ağzından dinlemenin de ayrı bir
tadı vardı. Çocuk sayrılıkları uzmanıydı. Sevecenliğini gözlüyordum
bebeleri muayene ederken. Her bir sayrı bebek sanki kendi çocuğuydu;
kendi torunuydu. Yüzünde bir gülümsemeyle, bir yandan reçete yazarken,
bir yandan onların anne babalarıyla konuşuyordu. Acaba, diyordum,
bu anne babalar, ilerde çocuklarına, övünerek, "Seni
Doktor Ceyhun Atuf Kansu muayene etti, iyileştirdi, o hem iyi bir
doktor,hem ünlü bir yazar ve ozandı," diyecekler mi? Acaba,
onun şiirlerini okuyan var mıydı? Evlerinde ondan bir kitap var
mıydı? Sonra, kendi kendime sorduğum bu sorulara olumlu yanıt veremiyordum.
İçim burkuluyordu. Ceyhun Atuf Kansu gibi bir "ozan-hekim-atasagun"
bir bebeği iyileştirsin de, bu bir övünç konusu olmasın
ailede. Herkes, aynı gözle bakmıyordu ki. Algılamalar, değerlendirmeler
değişikti. Şiirin yeri yoktu ki aile yaşamımızda.
Söyleşilerimizde,
insancıllığının ne denli yüce, ne denli içten olduğunu anlıyordum.
Turhal
Şeker Fabrikasının doktoru iken,kızamık salgınında, neyin
ne olduğunu anlayamadan, daha bebeyken, bu yaşanası dünyadan kayıp
giden bebelerin ölümünü anlatırken gözleri yaşarıyordu. "Kızamık
ağıtı" şiirinin insanı kahreden yakıcılığı, güzelliği
Onun insancıllığından kaynaklanıyordu.
"Dünyanın
bütün çiçeklerini getirin" diyen öğretmenimizi anlatırken
de ağlıyordu ve bizleri de ağlatıyordu. Kimse gizlemiyordu gözyaşlarını.
Hepimiz biliyorduk, onun, köy öğretmenlerini nasıl ilgiyle, sevgiyle
izlediğini.
"Köy
Öğretmenine Mektuplar"ı okumamışsa bir öğretmen, çok
şeyden, dostluğun anlatımından, sıcak bir yarenlikten, insan sevgisinin
dile getirilişinden yoksun kalmış demektir.
Turhal çevresine
yaptığı gezileri anlatıyordu. Talip Apaydın öğretmenimle
söyleşilerini aktarıyordu. Nerede olduğumu unutuyordum orada. Bir
ermiş bilgenin otağındayım; yarenliğinden yudum yudum tad alıyorum;
gönlüm gururla dolarak sevinçten; içim burkularak üzüntüden..
Ha bu
yol Güneysu'ya gider
Çaydan, dağlardan ve tabancalardan geçerek
Ay ağacına gider
Ardeşen ormanlarında.
Söyleşilerde
kimlerin adı geçmiyordu ki... Önder Atatürk'ün Samsun'a çıktığı
yıl doğmuştu. Çocukluğu, gençliği bütünüyle Atatürk'ün, ülkemizi
çağdaş bir dünya devleti yapma girişimlerinin o coşkulu ortamında
geçmişti. Babası ünlü eğitimci Nafi Atuf Bey.. Politikacı
kimliği de var: CHP Genel Yazmanı aynı zamanda. Gözüpek devrimci,
Mustafa Kemal Paşa'nın Sıvas günlerinden kader arkadaşı Mazhar
Müfit Bey (İttihat ve Terakki'nin Bitlis valisi)
yakın akraba. İsmail Hakkı Tonguç enişte.. Eğitime duyduğu
ilgi, -köye sevgiyle yaklaşım demek ki, çocuk Ceyhun Atuf
da bu ortamda başlamış.. Kurtuluş Savaşı anıları taze..
Lisede, Tıp Fakültesinde öğrenciyken sık sık köylere gidiyor, Anadolu'yu
tanıma gezilerine çıkıyor. "Memurlar kâğıtta, köylü ağıtta"
diyor bir Kırşehir gezisinde. "Yurdumdan"
adlı kitabını okuyanlar, gençlik yıllarının gezi izlenimlerini,
ilginç gözlemlerini bulurlar şiirlerinde.
Ozan Gülten
Akın Cankoçak Onu ne güzel betimliyor: "Dünya kardeşliğinin,
sevgisinin ozanı. Halkın mutluluğu için yazan ozan. Uykuda olmadığı
her saatı çocuklarla, insanların dertleriyle, hastalıklarıyla geçiren,
onlara umut, sağlık vermeye çabalayan ozan. Bürokrat kökeninde geliştirecek
olsaydı kendine çok şey sağlayacak bir hayatı elinin tersiyle itip,
Anadolu halkına yıllarca yararlı olmuş ozan. Vermiş-almış. Kendini
geliştirmiş, şiirini geliştirmiş." (Gülten Akın. 1983. Şiiri
Düzde Kuşatmak. s. 82, Alan Yayıncılık. İstanbul).
Karacoğlan'ın
bacanağı Cahit Külebi ustaya kulak verelim: "Ceyhun
Atuf Kansu bir halk adamı, abartmadan söyleyeyim, bir yalvaç olmuştu.
Paraya, üne, gösterişe değer vermezdi. Kendisini ülkesine, halkına
adamıştı. Atatürkçülük, toplumculuk anlayışını şu üç temele dayamıştı:
Halkçılık. Kendi kendisini yenileyen bir devrimcilik. Ahiliğe, halk
loncalarına benzer bir kardeşlik anlayışı. (…) Çok sevecen ve yumuşak
olduğu halde düşünsel konularda ve gerçekçilikte tartışmalardan,
çekişmelerden kaçınmazdı" (Cahit Külebi. 1986. İçi Sevda Dolu
Yolculuk. Çağdaş Yayınları. s. 94. İstanbul)
1978'in mart
ortalarında İstanbul Üniversitesinde, gençlere ateş açıldı. Altı
öğrenci yaşamını yitirdi. İnsan ozanın kalbi bu olaya dayanamadı.
Değil ölümlere, bir canın acı çekmesine, bir çiçeğin koparılmasına
da dayanamıyordu.
Daha altmışında
bile değildi.
Onu yitirdikten
sonra, benim için Ankara, eski ilginçliğini yitirmişti..
Yolculuk yapmak içimden gelmiyordu artık. .
Ceyhun Atuf
Kansu..
Ozan doktor..
İnsan.. Sevgi dolu bir Anadolu ermişi.. Bilge kişi.. Bozkırdaki
zerdali ağacının, köy öğretmeninin, Kurtuluş ve Bağımsızlık
Savaşımızın destancısı ozan..
Sevgili üstadımızı
anarken, Büyük Eğitimci İsmail Hakkı Tonguç'un oğlu, Kansu'nun
meslektaşı Dr. Engin Tonguç'un kitabından bir alıntı yapalım.
"Fabrika'da (Amasya Şeker) çocuk hastalıkları uzmanı olmadığı
için onbeş günde bir Ceyhun ağabey Turhal'dan gelir, çocuklara bakar,
bir gece kalır ve dönerdi. O günü iple çekerdik. Akşam balkonda
onunla oturup, bir kadeh rakının ve küçük pikabımıza koyduğumuz
bir plağın eşliğinde güneşin batışını seyretmek ve konuşabilmek,
konuşabilmek… Ceyhun ağabey işini çok severek yapardı ve de çok,
ama çok çalışırdı. Geldiği gün revirde çocuk gürültüsü ve ağlamasından
geçilmezdi. Hiç sinirlenmezdi, çok sabırlıydı. Sabahtan gece geç
vakte kadar onlarla uğraşırdı. Bazen sağlığından kaygılanır, işin
bir bölümünü, zorlayarak bir gün sonraya bıraktırırdım. Çok yorulduğu
zaman muayeneye birkaç dakika ara verir, revirin arkasındaki küçük
fidanlığa çıkar, yere, toprağa oturur, bir sigara yakar, avucuna
biraz toprak alıp okşardı. Bu ülkeyi, toprağı, insanları, yoklukları,
kusurları, erdemleri, her şeyi, her şeyi ile çok severdi, çok! Ama
Amasya ve Tokat illerinde onun seveni de çoktu. Uzun yıllar sonra,
terör ve şiddet eylemlerinin en yaygın olduğu günlerde, geçici görevle
Tokat'a giden bir hekim akrabamıza Ceyhun ağabeyin yakını olduğunu
anlayınca, gelmişler ve, "bizler yıllar önce onun yaşattığı
kişileriz.
Hiç çekinme,
bildiğin gibi gez dolaş Tokatta, sana hiçbir şey olmaz," demişlerdi.
Cumhuriyet onun gibi çok sayıda Anadolu tutkunu aydınlar yetiştirebilseydi!
.." (Engin Tonguç 1984. Umut Yolu. Sergi yay. 188-189 s. İzmir).
Yine Külebi'nin
Kansu ustama yaktığı köylü biçeminde ağıtını dinleyelim.
Ceyhun
Kardeş sen bu ilden gideli
Dağlarım yıkıldı, çöllerim bomboş.
Söğütlü dereler, iğdeli beller,
Kuraktan çatlamış göllerim bomboş.
Turhal
yöresinden, Yıldızeli'nden
Çocuktan, büyükten, kızdan, gelinden,
Kurtarmıştın sayrılığın elinden
Şimdi sayrı kaldım, ellerim bomboş.
Her sevdiğin
şeye sen 'gülüm' derdin,
İnsanları bebe gibi severdin,
En sonunda kendi yüreğini verdin,
Kırıldı dallarım, güllerim bomboş.
Külebi
der ölüm gelir yavaştan
Ben de bıktım bu amansız savaştan
Dağdaki geyikten, gökteki kuştan
Beter oldum, telim teleğim bomboş.
Sevgili Öğretmenim
Adnan Binyazar'ın bir anısını aktaralım:
"Ceyhun Atuf Kansu, ölmeden bir gün önce, "Kaygılanma
Ceyhun Ağabey, soğuk algınlığıdır," dediğimde, o
gülen gözlerini kısmış, gene de hüznünü gizleyerek, "Ben
doktorum, Adnan, yüreğin neresinden hangi damarın geçtiğini bilirim,"
demişti. Heyyy, koca Ceyhun Ağabey! Bir ermiş gibi, gerçekten bilmişti"
(Duyguların Anakarası. 2006. s. 179).
Ozanımız Tahsin
Saraç da, ölümünün birinci yılında "Ceyhun"
şiirini yazmış:
Lacivert Japon saçlı bir gece
Ve yürek silme yıldız: Ceyhun.
Yaz günü bir zerdali duldasında
Dalıp gitmek düşlerle, düşüncelerle
Bir bilge ozanlıkta: Ceyhun
Ve o serin
erincinde tansokumunun
Toprağa uzanan ilk köylü eline
Ve çarkı ilk döndüren işçi koluna saygı: Ceyhun.
Okuma
yazmayı sokmuş, ya da
Sarılıktan kurtulmuş bir çocuk gözünde
Işıldamak bir evren dolusu mutlulukla : Ceyhun.
Çiçeklerin
serdiği halıyı
Çiğneyen kör ayaklara başkaldır: Ceyhun.
Her bahar
onyedi mart sabahı
Dostluk gülü açmanın, yürek yüreğe olmanın
Şimdi artık bir adı da var: Ceyhun.
Sen öldün
Kırmızı küstü kiraza
Çekip gitti menekşeden mor: Ceyhun.
Bu dünyadan
bir ozan hekim geçti. Ceyhun Atuf Kansu. Bir Anadolu ermişi,
bir Türkmen bilgesi, bir güzel lokman idi O. Türk şiirinin cumhurbaşkanı
idi O.
1919 ile 1978
arasında çağdaş bir Dedem Korkut yaşadı Anadolu toprağında.
Öğretmen dostu, Türk Bağımsızlık Savaşı sevdalısı Kemalist, bir
sivil Kuvayı Milliyeci hekimdi o. Bozkırdaki zerdali ağacının yareni
idi o.
Aramızdan ayrılışının
33. yılında büyük ozanımızı anıyoruz.. Özlemle ve yokluğunu derinden
duyumsayarak…
Ağustos 2011
|