|
Toronto Film Festivali Türk filmi yönünden bu yıl
kısırdı

Bu
yıl yepyeni ve muhteşem Bell Lightbox binasında 36. yılını kutlayan
Uluslararası Toronto Film Festivali'nde 33 sinema
salonunda 300'ün üstünde film sinemaseverlerin beğenisine sunuldu.
8-18 Eylül tarihleri
arasında düzenlenen festivalin yönetmen konukları arasında Bennett
Miller, Todd Solondz, Francis Ford Coppola, George Clooney, Lynn
Shelton, Gus Van Sant, Dardenne Brothers, Sarah Polley, Fernando
Meirelles, Werner Herzog, Nick Broomfield, Terence Davies, Lars
von Trier, Marc Forster, Mary Harron, Lasse Hallstrom, Davis Guggenheim,
Guy Maddin, Morgan Spurlock, Wim Wenders, Pedro Almodovar, Steve
McQueen, Bruce MacDonald, Alexander Payne, Lynne Ramsay, Jay &
Mark Duplass, Cameron Crowe ve Madonna gibi isimlerin yanı sıra,
Türkiye'den Nuri Bilge Ceylan ve Özcan Alper vardı.
Yönetmenler
yönetmeni Nuri Bilge Ceylan'ın Ustalar dalında gösterilen,
bir cinayet hikâyesini işlediği "Bir zamanlar Anadolu'da"
filmi, festivalin en karışık eleştirilerini alan filmlerden
biriydi. Ceylan'a Cannes'da 'Grand Prix' ödülünü
kazandıran film, yönetmenin önceki çalışmaları gibi güçlü bir sinematografi
üstüne kurulmuş, yavaş, hipnotik bir film. Filmin ilk yarısı Kırıkkale'nin
kasabalarında çekilmiş, araba farları ve gaz lambası tarafından
ışıklandırılmış gece sahnelerinden oluşuyor. İki buçuk saatlik filmde,
ceset aramak üzere bir araya gelen bir grup insanın 24 saat içindeki
iletişim ve etkileşimleri eşliğinde, bu karakterlerin özel hayatları
ve kişilikleri hakkında ayrıntılara tanık oluyorsunuz. Yılmaz
Erdoğan, 'pasif-agresif' ve ezik polis şefi rolünü büyük
bir başarıyla canlandırıyor. Doktor rolündeki Muhammet Uzuner,
savcı rolündeki Taner Birsel ve cinayet zanlısı Fırat
Tanış, her biri rollerini doğallık ve inandırıcılıkla canlandırıyorlar.
Sinematografi ve oyunculuktaki ilginç nüanslar Ceylan'ın
uluslararası başarısının neden bir tesadüf olmadığının kanıtları.
Ancak film senaryo konusunda ne yazık ki aynı lezzeti vermiyor.

Festivale Türkiye'den
katılan diğer film, yönetmen Özcan Alper'in "Gelecek
Uzun Sürer" filmi idi. Toronto festivalinden sonra
gittiği Adana Altın Koza festivalinde En İyi Erkek
Oyuncu, En İyi Görüntü Yönetmeni, SİYAD (Sinema Yazarları
Derneği) En İyi Film Ödülü, Yılmaz Güney Ödülü ve En İyi
Müzik Ödüllerini kazanan film, Türkiye'deki Kürt sorununu ele alıyor.
Çağdaş Dünya Sineması kapsamında gösterilen ve sinematografisiyle
Toronto Film Festivali seyircilerinden büyük ilgi
gören film, ne yazık ki senaryo ve oyunculuk konusunda uluslararası
izleyicinin radarına girmeyi başaramadı. Büyük kısmı Diyarbakır'da
çekilen filmde Kürt sorunu işleniyor ve faili meçhule kurban gitmiş
Kürtlerin hikâyeleri yakınlarının ağzından anlatılıyor. Böyle gergin
bir konuyu günlük hayatın içinde ele alıp olayların insani yönünü
anlatmaya çalıştığı için yönetmeni takdir ediyorsunuz, ancak ana
konu etrafında formüle edilmiş o kadar çok şey var ki, senaryonun
samimiyetini sorgulamak zorunda kaldığınız zamanlar oluyor. (Altın
Koza'da ödül almasına rağmen:) benim kişisel görüşüm, müzik
seçimlerinin filmin duygusal yapısından uzak olup izleyici ile film
arasına bir engel koyduğu yönünde.
10 günlük festivalin
uluslararası konukları arasında ayrıca, uzun yıllardır Fransa'da
yaşayan, Radikal ve Cumhuriyet gazeteleri yazarlarından, sanat eleştirmeni
Mehmet Basutçu vardı. Basutçu ile festival ve filmler
hakkında konuştuk.

- Toronto
Film Festivalinin uzun süreli takipçilerindensiniz.
- Evet, 1989'dan beri devamlı geliyorum. İlk yıllarda festivalin
adı festivaller festivali idi. Çok daha farklı bir hava vardı, herkes
birlikteydi, hiçbir ayırım yoktu. Fransa'dan gelen zenci yönetmenler,
koloni geçmişlerinden ötürü Fransa'da ikinci sınıf yönetmen muamelesi
görüyorken, buraya geldiklerinde kendilerine herkes gibi büyük ilgi
gösterildiğinde, herkes gibi büyük otellerde misafir edildiklerinde
çok mutlu oluyorlardı; kendilerini hakkettikleri sanatçı gibi hissediyorlardı.
Bugün de aynı şey var tabii, ama çok da değişiklik oldu. Festival
ticari bir çizgiye girdi, bütün dünyanın alıcıları, satıcıları burada.
Artı festival yöneticileri de burada.
- Peki bu
ticarileşme sürecinde festivalin kalitesinde bir düşüş gözlemlediniz
mi?
- Aslında Toronto festivali gibi bir festivalde o yıl dünya sinemasının
kalitesi neyse festivalin kalitesi de o oluyor. Yani o yılın genel
üretimi neyse Toronto onu yansıtıyor. Burada çok geniş bir yelpaze
ve çok farklı beğenileri olan seçiciler (festival programcıları)
var. Dimitri Eipides diyelim; yıllardan beri özellikle Türkiye'nin
de içinde olduğu bölgeye yönelik çalışmalar yapar ve oradan filmler
alır; onun beğenileri sanat sineması yönündedir. Onun dışında ticari
bölümler de var, Midnight Madness mesela. Bir de artık
gala gösterimleri var. Sonuç olarak ticari yanı ağır basıyor. Çünkü
yapımcılar, dağıtımcılar buraya ağırlık veriyorlar.
Toronto
Film Festivali'nde artık Venedik Film Festivali'nin
% 70'ini izlemek mümkün. Alexander Sokurov'un Faust
Filmi mesela, ağır bir sanat filmi. Cumartesi günü onun
basın ve endüstri gösterimine girdim, ilk 1 saat içinde salonun
yarısı boşaldı. Film bittikten 1 saat sonra Venedik Film Festivali'nde
Altın Aslan ödülü kazandığı haberi geldi. Bu haber öncesinde gelseydi
basın ve endüstriden daha fazla ilgi olur muydu bilmiyorum. Sinema
dünyası küreselleşen dünyamızın değerlerindeki yozlaşmayla aynı
yönde gidiyor. Fakat bu arada çok iyi şeyler de oluyor. Mesela Amir
Naderi, 20 yıldır Amerika'da yaşayan İranlı bir yönetmen; Japon
sinemasına çok meraklı. Tokyo'da bir film çekti, ismi "Cut",
o film buradaydı, Venedik'te de oynadı. Sanat sineması yapmak isteyen
genç bir yönetmenin ne kadar zor koşullarda çalışmak zorunda kaldığı,
para bulamadığı ve filmi finanse etmek için para karşılığı dayak
yediği, metaforik bir film. Filmin ilginç yanı, imece usulü ile
çalışmış 300 kişilik bir yapım ekibi var. Her şeyin başı 3 temel
arkadaş. Bunlardan biri de Tokyo'da yaşayan bir Türk, Engin Yenidünya.
Yale mezunu, Tokyo'da bir bankada ekonomist olarak çalışıyor. Ama
sinemaya meraklı. Biraz önce Ercüment Akman'dan konuşuyorduk.
Torontolu arkadaşların
yakından tanıdığı, sinemayı çok seven bir mimar arkadaşımız.
Engin de Japonya'da yaşayan sinemayı çok seven bir Türk. Sonuçta
belki Türkler sinemayı seviyorlar diye bir sonuç çıkarabiliriz.
Belki de bizim kültürümüze yakın (olduğu için). Toronto'da son 20
yıl içinde Türk filmi olmayan bir film festivali hatırlamıyorum.
- Bu yıl
Türkiye'den katılan filmler hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Festival kapsamında gösterilen iki tane film var. Onların dışında
Lightbox gösterileri kapsamında bir kısa metrajlı animasyon
filmi var, "Gitme" adında. Bir de Avusturyalı
yönetmen Feo Aladağ'ın Türkiye'deki namus cinayetlerini işlediği,
Alman yapımı "Ayrılık" var.
Festival kapsamında
gösterilen filmlere gelince, ikisi de sanat filmi. İlki vazgeçilmez
Nuri Bilge Ceylan, Cannes'da da ödül aldı zaten. O ödülün
ardından buraya gelmesi artık gelenekselleşmiş bir şey. Film Cannes'da
çok geç programlandı, festivalin bitiminden 1 gün öncesine. Bugünkü
sinema festivallerinin nasıl işletildiği konusunda iyi bir ders
aslında. Filmin ne zaman programlanacağı önemli, jürinin, gazetecilerin
ne zaman izleyeceği önemli. Çünkü festivalin başında henüz herkes
gelmemiş olabiliyor, festivalin sonunda da kalanlar yorgun oluyor.
Bu nedenle herkes filminin festivalin ortalarında gösterilmesini
ister. Sonuçta yapımcısı güçlü olan film istediği zamana bastırabiliyor.
Festival yöneticisi güçlü bir yapımcıya hayır diyemiyor. Nuri
Bilge'nin de şu ana kadarki filmlerinin yapımcısı hep Fransız
şirket Piramit filmleri idi. Filmleri hep istedikleri zaman gösterilirdi.
Bu seferki Türk ve Bosna ortam yapımı, küçük bir üretimdi. Film
güme gidebilir diye üzüldük. Bir de 2,5 saatlik film; festivalin
10. gününde izlemeye kalkınca uyuma riskiniz var, insanlık hali.
Ama iyi hatırlıyorum, saat 19 seansıydı, Cuma günü, Pazar da ödüller
verilecek; ve uyumadık. Belki çok heyecanlanmadık, ayakta alkışlama
isteğini içimizde hissetmemiş olabiliriz. Ama filmin 2,5 saat boyunca
bizi uyanık tutabilen bir mizanseni vardı. Bu filmin en önemli yanı
Nuri Bilge Ceylan'ın artık sinemayı çok iyi kotaran bir yönetmen
olduğunun son kanıtı olması. Yeni bir şey denemiş. Filmde çok sayıda
ana karakter var ve o karakterler çok açıkta kalabiliyor. O açıdan
film biraz doyumsuzluk yaratabiliyor, ama bütünü ile iyi bir film.
Nuri Bilge
Ceylan projelerini olgunlaştıran bir yönetmen. Çekim aşamasında
çok dikkatli çalışıyor, en az 6-7 ay da montaj üstüne çalışıyor.
Çok özenli, hiçbir şey rastlantıya kalmıyor.
-
"Gelecek Uzun Sürer"den bahsedelim.
- Yönetmen Özcan Alper'in ikinci uzun metraj çalışmasıydı.
Bu film biçimsel olarak olgunlaşmış bir dil, belki müziklerinde
daha iyi seçimler yapılmış olsa film daha güçlü olabilirdi, ama
bütünüyle iyi. Ağıtlardan yola çıkan, ağıtları tekrar bellek toplama
kapsamında gündeme getiren ve politik içeriği olan bir film. Diyarbakır'da
geçen ve Kürt sorununa değinen, açık sözlü, gerçekçi ve hümanist
bir film.
İlk filmi Sonbahar'ı
3 yıl önce yaptı; film Locarno film festivalinde yarıştı. O zamanlar
henüz dili tam oturmamış da olsa yetenekli bir sinemacıyla karşı
karşıya olduğumuzu sezinlediğimiz bir filmdi. İçeriğiyle Türkiye'de
son 15-20 yıl içinde yapılmaya başlanan yeni politik sinema türüne
yakın bir filmdi. Tabii politik sinema deyince aklımıza hemen Yılmaz
Güney geliyor. Yılmaz Güney en iyileri idi. O zaman yapılan
politik filmlere siyah-beyaz olarak bakılırdı, militan yani ağır
basardı ki, Yılmaz Güney'in zekâsı bu militan yanını yontmak
ve bazı şeyleri yaşamın içinde anlatmaktı. 1990'lardan sonra Türkiye'nin
'apolitizasyon'unun içinde politik konuları işlemeye çalışan genç
sinemacılar farklı bir bakış getirdiler; sıradan kişilerin günlük
yaşamları içinde bu politikayı anlatmak. Doğrudan değil, slogan
biçiminde değil, diyaloglar aracılığıyla değil, ama onların yaşadıkları
dramları, kişisel sorunlarını, çıkmazlarını, hedeflerini, tutkularını
göstererek anlatmak. Bunların en önemlisi 1998'de Yeşim Ustaoğlu'nun
yaptığı "Güneşe Yolculuk" filmidir. O da
Kürt sorunundan ve köylerin boşaltılmasından söz eder.
Bu filmde Özcan
Alper, Türkiye'nin 30 yıllık sorunu, bugün hâlâ ciddi gerilimlere
neden olan Kürt sorununa eğiliyor. Bu nedenle biraz şanssızlık.
Çünkü yaptığı film aslında barışa çağrı, insanların birbirini anlamalarına
çağrı, diyaloga çağrı, haksızlıklara karşı; ve de yaşanılan acılara,
dökülen kanlara artık dur demenin zamanının geldiği, yapılan haksızlıkların,
dökülen kanların sorumlularının yargılanmadığı ya da ortaya çıkmadığı
sürece bu acıların kuşaktan kuşağa aktarılacağı ve çözümsüzlük üreteceğini
söyleyen çok hümanist, doğru bir film. Ama bugün Türkiye'de PKK'nin
yeniden şiddet eylemlerine girişmesi, askerlere karşı yaptığı eylemler
ve şehitlerin olması tabii Türk toplumunu oldukça germiş durumda.
Film gelecek hafta Adana'da gösterilecek ve o da tedirgin. Çünkü
film yanlış yargılanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.
- İnsanlar kendi seslerinin yansıtılmadığını düşünecekler.
- Ama o kadar çok yansıtılacak ses var ki. Özcan Alper orada
şunu söylüyor, o kadar çok ses var ki, hangi birine mikrofon tutacaksınız?
Türkiye'de mikrofon tutulan, özellikle kontrol altındaki medyada
mikrofon tutulan taraf hep aynı taraf. Bir Hürriyet gazetesinin
başlıklarına baktığınızda, aslında hepsi, Cumhuriyet de dahil, belirli
bir ulusalcılık var. Tabii ki herkes şiddete karşı, teröre karşı,
ama bunun yanında bir takım suçsuz insanlar da baskı görmüş. Faili
meçhul cinayetler ve bu köylerin boşaltılması sırasında duyduğum
kadarıyla 17000-17500 kişilik, bilinçli yapılmış bir katliam söz
konusu. Hatta bazı tutuklu PKK üyelerinin teslim olduktan sonra
bile komutanların emriyle vurulduklarını bir asker "bunu
benim yüreğim kaldırmadı" diyerek ifşa etmiş. Çünkü
neden, karşı taraf diyor ki, "şimdi bunu hapse göndersek
yine çıkacak, yine dağa gidecek ve yine bizim askerlerimizi öldürecek".
Herkesin haklı olduğu bir yan var, çok karmaşık bir konu.
Ama bir yerde bu kan dökülmeyi durdurmak için de durmak, düşünmek
ve diyalog içine girmek lazım. Özcan Alper bunu anlatıyor.
Yine vurguladığı gibi, kimin sesini dinleyelim? Unutmayalım, bu
arada Türkiye'de Kürt meselesi dışında çok daha kötü şeyler oluyor.
Silivri denen yerde yok balyozdu, yok ergenekondu, bir sürü insan
yıllarca neden suçlandıklarını, yargılandıklarını bilmeden içerde
kalıyorlar. Bu da çok saçma bur durum. Basılmamış bir kitap için
15 yıllık cezalar istenebiliyor. Bu da Türkiye'nin bir yüzü. Özcan
Alper'in ilk filmi Sonbahar solcu gençlerin 80'lerde nasıl baskı
altında kaldıklarını, nasıl hapislerde çürütüldüklerini ve yaşamlarının
bir anlamda yok edildiğini gösteren bir filmdi. Maalesef Türkiye'nin
bugünkü durumunda sorulara, konulara çok açık olarak bakabilmek
ve tartışabilmek gerekiyor ama, korkarım ortam müsait değil. Onun
için sizler buralarda, bizler Fransa'da biraz daha şanslıyız. En
azından konuşabiliyoruz. Türkiye'de bir korku toplumu da yaratılmış,
herkes giderek kutuplaşma içerisinde gölgesinden bile korkar hale
gelebiliyor. Bunlar sinemayı aşan şeyler tabii de, sinema bir yerde
bunları anlatabilmek için de var.
- Son 10
yıldır Türkiye'de uluslararası başarıyı yakalayan bir yönetmen tayfası
var. Bu uluslararası başarılar yerli piyasaya yansıyor mu, bu yönetmenlerin
yurt içindeki başarı düzeyi ne?
- İçeride başarı sahibi olan filmler bizim beğenip, alkışladığımız,
öğütlediğimiz filmler değil; daha çok tüketim amaçlı sinema. Ama
bu bir dinamik sağlıyor, kaliteli şeyler de var. Diyelim ki Cem
Yılmaz'ın yaptığı filmler milyonlarca insanı çekiyor, ama içinde
güzel şeyler de var. Bunun yanında çok uyduruk filmler de var, bunlar
da büyük bir kesimi sinemaya çekiyor. Sonuçta belli bir para girdisi
oluyor; bakanlık da bu para girdisinden yeni imkânlar yaratıyor.
Mesela Özcan Alper'in iki filmi de Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla
yapılmış. Yapımcılar da başka bir filmden para kazanınca öbür tarafa
bunu aktarılabiliyor. Türk sinemasının son 10 yıl içindeki gelişmesi
beklenmedik bir gelişmeydi ama bu kadar çelişkili gerçeklerin, bu
kadar kaliteli genç insanın bulunduğu bir toplumda yaratıcıların
bu malzemelerden yararlanmaması imkânsızdı. O yüzden çok güzel şeyler
yapılıyor. Şu anda bir soluklanma devresi var gibi. Cannes'da Nuri
Bilge dışında bir film göremedik. Berlin'de ikinci bir film
vardı, ama çok başarılı değildi. Sonuç olarak Toronto'ya da o yüzden
sadece iki film geldi diyebiliriz.
Eylül-Ekim
2011
|