|
Umarsız mısınız?
Çoğu kez umarsız kalırız. Kendi gücümüzün, değerimizin ayrımında
olmayız. İlle de ille birileri bize anımsatır. Onların gözleriyle
görürüz bir şeyleri.
Acaba bu bir
kendini küçük görme takıntısı mı? Kendimize yönelik 'Biz yapamayız'
önyargısı mı diye sorup dururum çoğu zaman.
Çocukluğumdan
da bilirim ya, toplumsal görevlerde de hep gözlemlemişimdir; birileri
mangalda kül bırakmaz, konuşur da konuşur, atar da atar..
Birileri de
konuşmayıp sadece devinir, karınca örneği yılmadan çalışır. Bazan
kendi gücünün ayrımına varmaz kendini küçük görür, kendi yeteneklerini
değerlendiremez. Bazan da yeteneklerini abartır, sağa sola saldırarak
kendini önemsetmeye kalkar.
Ben kitapları
çok severim. İlle de bir küçücük an ayırıp kitapların dünyasında
kendime yol ararım. 'Küçük Prens'i okurum sık sık;
hani o 'bana bir koyun çiz' diyen sesini anımsarım Küçük
Prens'in. Ya da Diderot'nun 'Körler Hakkında
Mektup'unu okurum sık sık...
Sonra Wilhelm
Reich'in 'Dinle Küçük Adam'ı yol gösterir.
Ne diyor, Wilhelm
Reich bakın: 'Kendini şimdiki konumundan farklı hissedebileceğini
düşünmeye cesaret bile edemiyorsun: Boynu bükük olmak yerine özgür;
plancı olmak yerine açık; bir hırsız gibi gece değil gündüz de sevebilen.
Sen aslında kendini aşağılıyorsun, küçük adam. 'Ben kimim
ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!'
Gerçek büyük adamdan tek bir farkın var: Büyük adam da
bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi;
nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğin biliyordu.
Herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin
nasıl mutluluğu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. Demek ki büyük
adam, nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir. Küçük adam
ise küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan
da korkar.'
Ama önümüzde
bir de örneğimiz var ki, kendimizi bilerek onun yolundan gitsek
olmaz mı?
Melih Aşık
köşesine almış, sonra da soruyor kim bu diye.
Alın işte:
"7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. 8 yaşında
okuldan alındı ve köyde yaşadı...
10 yaşında
yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak
yedi. Ailesi onu okuldan aldı.
17 yaşında
hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını
tutturamadı.
24 yaşında
tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede
hapis yattı.
25 yaşında sürgüne gönderildi...
27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi
bulunduğu derneğin çalışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi
hiç önemsenmiyordu. 30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden
kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 yaşında
amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını
sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
37 yaşında böbrek hastalığından Viyana'da 2 ay hasta ve yalnız halde
yattı.
37 yaşında
komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile
yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece
80 lirası vardı.
38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı. Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
Bu öykü
efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk'e aittir."
Özeti: Çaresizlikten
yakınmayın.. Çare sizsiniz…
KASIM 2006
Cumhuriyet Değerlerimize Sahip Çıkmak
Gelen Kuşaktan Umudum Var
Şu Sanal Alemden Çıksak mı?...
Kuzey Amerika'da Gerçeklerden Kopmadan
Güz Gelince Bir Haller Oluyor Bana
|