Ömer F. ÖZEN
Gözleyi, Gözleyi...


Umarsız mısınız?


Çoğu kez umarsız kalırız. Kendi gücümüzün, değerimizin ayrımında olmayız. İlle de ille birileri bize anımsatır. Onların gözleriyle görürüz bir şeyleri.

Acaba bu bir kendini küçük görme takıntısı mı? Kendimize yönelik 'Biz yapamayız' önyargısı mı diye sorup dururum çoğu zaman.

Çocukluğumdan da bilirim ya, toplumsal görevlerde de hep gözlemlemişimdir; birileri mangalda kül bırakmaz, konuşur da konuşur, atar da atar..

Birileri de konuşmayıp sadece devinir, karınca örneği yılmadan çalışır. Bazan kendi gücünün ayrımına varmaz kendini küçük görür, kendi yeteneklerini değerlendiremez. Bazan da yeteneklerini abartır, sağa sola saldırarak kendini önemsetmeye kalkar.

Ben kitapları çok severim. İlle de bir küçücük an ayırıp kitapların dünyasında kendime yol ararım. 'Küçük Prens'i okurum sık sık; hani o 'bana bir koyun çiz' diyen sesini anımsarım Küçük Prens'in. Ya da Diderot'nun 'Körler Hakkında Mektup'unu okurum sık sık...

Sonra Wilhelm Reich'in 'Dinle Küçük Adam'ı yol gösterir.

Ne diyor, Wilhelm Reich bakın: 'Kendini şimdiki konumundan farklı hissedebileceğini düşünmeye cesaret bile edemiyorsun: Boynu bükük olmak yerine özgür; plancı olmak yerine açık; bir hırsız gibi gece değil gündüz de sevebilen. Sen aslında kendini aşağılıyorsun, küçük adam. 'Ben kimim ki bir fikrim olsun, hayatımı belirleyeyim ve dünyayı sahipleneyim!' Gerçek büyük adamdan tek bir farkın var: Büyük adam da bir zamanlar küçük adamdı, fakat sadece tek bir özelliğini geliştirdi; nerede küçük ve kısıtlı düşünmesi ve davranması gerektiğin biliyordu. Herhangi bir görevin baskısı altında, zamanla küçüklüğünün ve önemsizliğinin nasıl mutluluğu tehdit ettiğini hissetmeyi öğrendi. Demek ki büyük adam, nerede ve ne zaman küçük adam olacağını bilir. Küçük adam ise küçük olduğunun farkında değildir ve bunun farkına varmaktan da korkar.'

Ama önümüzde bir de örneğimiz var ki, kendimizi bilerek onun yolundan gitsek olmaz mı?

Melih Aşık köşesine almış, sonra da soruyor kim bu diye.

Alın işte:
"7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. 8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı...

10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı.

17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.

24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.
25 yaşında sürgüne gönderildi...
27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kendisinin de üyesi bulunduğu derneğin çalışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. 30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.

30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı. 37 yaşında böbrek hastalığından Viyana'da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.

37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı.
38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı. Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!

Bu öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk'e aittir."

Özeti: Çaresizlikten yakınmayın.. Çare sizsiniz…


KASIM 2006


Cumhuriyet Değerlerimize Sahip Çıkmak
Gelen Kuşaktan Umudum Var
Şu Sanal Alemden Çıksak mı?...
Kuzey Amerika'da Gerçeklerden Kopmadan
Güz Gelince Bir Haller Oluyor Bana

 
 Pardus... Özgürlük İçin...