Ömer F. ÖZEN
Dil Yarası


Dog-Shop...

Bu sütunlarda dil üzerine bizim uzakta olup da göremediğimiz yetkin kalemleri de sizlere sunmak istiyorum. İşte Çelik Gülersoy Cumhuriyet'te yayınlanan yazısında bakın neler diyor:

Böyle tecimsel (ticari) bir kaygı olabilir. Özellikle toplumlarda ipin ucu kaçtı mı, devreye bu da girer. Geçen yüzyılın düşünürü Gabriel Tarde'ın öğrettiği gibi, zaten toplumlarda en belirgin bir özellik, "taklit" eğilimi ve olgusudur. Biri bir şey başlatmaya görsün...

Yozlaşma, Taksim ile başladı. Epeyce bir süre önce, birileri çıktı, 300 yıllık (bu eski boş ve kırlık yer, bu adı, Belgrad Ormanı'ndan getirilen suyun buradan birkaç yöne akıtıldığı 1700'ler başına ait bir imardan alıyor ya) adı, bildiğimiz biçimi ile değil, bir x koyarak yazdı. Her zaman olduğu gibi, bunu da kimseler anlamadı. Aslında yapılan değişiklik önemli idi. Çünkü Arapça kökenli bir sözcüğümüzü, yabancılar ve Beyoğlu'nun tatlı su frenkleri, işte öyle x ile yazarlardı. Yeni yaşamımızda, bedeli ne olursa olsun, daha iyi bir yaşam sürmeye merakımız arttı ya, "keyifli mekânlar" kaşesi altında pek çok aydın kişi, dünkü kozmopolit Beyoğlu'na da, özlem duyuyor ya, varsın 300 yıllık Taksim de, Taxim olsundu. Bu ilk örneği, İstanbul'un lükse özentili yörelerinde, hızla, öbürleri izledi. Beyoğlu, oldum olası, yabancı kökenli sözcükler ve adlarla iç-içe yaşamış bir semtimizdir. Ama bu geçmişle, önemli bir farklılığa dikkati çekmek isterim: Otellerin, lokantaların, pastanelerin... alışılmış eski adları, uydurma değildi, hemen hepsi Fransızca olmak üzere, yurtdışının ünlü ve özgün adlarının birer kopyası idiler: Luxembourg, Gloria, Bon-Marché... gibi. Bunlar, yüzü-gözü çarpıtılmamış, doğru-düzgün yer, şehir ve ünlü kuruluş adları idi. Şehrimizdeki yeni akım ise durmadan uyduruk sözcükler üretiyor. Beyoğlu'nda, özellikle de karşıda Bağdat Caddesi'nde, Türkçe mağaza adı kalmadı gibi bir şey. Bir eğlence kulübünün adı, olmuş sana "Efendy" .

İçeri girenler, içkiyi fazla kaçırmasınlar, burunları ile değil, ağızları ile içsinler, adam gibi girip, adam gibi de çıksınlar dileği ve özlemi ile mi bu ad konulmuş, bilemiyorum. Ama efendilik, çok daha başka ve uzun sürecek birikimlerin sonucu olacak bir niteliktir. Aile kökeninden başlar, öğrenim aşamalarından geçer. Kazanç kaynakları ile de, sıkı ilgilidir. Öyle kolay bir şey değil. Beşiktaş'ta, bulvar üstünde bir dükkân levhası göze çarpıyor: Dönerchi! Geçen gün yolda önüm sıra giden bir kamyonetin arkasındaki yazının ne olduğunu çözmeye çalıştım: Artwinlee. Önce bunu yeni bir yabancı firma sandım. Sonra kafama dank etti ki, taşıtın -ve bu çok özgün- buluşun sahibi, Artvinli bir vatandaşımızdır.

Fakat tüy diken dükkân adlarından birine, Bostancı'da rastladım. Ada vapurundan çıktıktan sonra, Bağdat Caddesi'ne girebilmek için birtakım yerlerden geçilir. Koca-koca birtakım sevimsiz yapılar. Bunlardan birinin altında, bir dükkânın levhası şöyleydi: "Dog-shop". Biraz İngilizcem olduğu için, dışarıdan alma ithal malı köpekler satılan bir yer olduğunu anlayabildim. Ama insaf edilsin, bu alaturka semtimizde kaç kişi, dog'un ne olduğunu bilir? Bir tarihte, devlet televizyonu, bir ekibini Bağdat Caddesi'ne gönderdiydi. Çocuklar, ellerindeki mikrofonu dükkân sahiplerine uzatarak sordular: Bu yabancı ad dalgasının nedeni nedir? Hemen her dükkâncı, aynı gerekçeyi gösterdi: "Türkçe adlar koyarsak, halk rağbet etmiyor. Satış yapamıyoruz."

Böyle tecimsel (ticari) bir kaygı olabilir. Özellikle toplumlarda ipin ucu kaçtı mı, devreye bu da girer. Geçen yüzyılın düşünürü Gabriel Tarde'ın öğrettiği gibi, zaten toplumlarda en belirgin bir özellik, "taklit" eğilimi ve olgusudur. Biri bir şey başlatmaya görsün...

Bunun yanında, kimi kuşkucu dostlarım da ( Suha Arın gibi), dış etkiler ve belirli politikalar görmek eğilimindeler. Sanırım Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu da, uzun yıllardır aynı tezde: Bir ülkeyi, asker, tank, bando, mızıkadan önce, dil yoluyla işgal edersin.

Ben, hiçbiri normal olmayan bu yeni yabancı sözcük salgınının ve modalarının, toplumsal, yani kendimize ilişkin kökenlerini de hesaba katmak gerektiğini düşünüyorum: Tarih boyunca, enerjisi, yönetim ve örgütleme becerileri, dövüşken üstünlükleri ile, birçok toplumu yönetmiş olan, ama zamanla, onların dil ve kültür etkilerinin de altında kalıp, ulusal kimliğini ve özelliklerini, yer-yer ve zaman-zaman çok yitirdiği de bir gerçek olan Türk kavminin, acaba genlerinde, kökenlerinde, kanında ve kemiğinde, bu taklit ve etkilenme olgusu, zaten yüzyıllardır yaşamadı mı?

Selçuk sultanlarının Acemce ve tantanalı adları ile başlıyor, bu olay. Irak ve Suriye diyarlarında, gücü ve yönetimi ele geçiren komutanlarından, bilimde ve sanatta parlayan Türklerin adlarına kadar, bu zincir uzayıp gidiyor.

Mevlânâ Celâleddin'e bağlanan ünlü "aslım türkest, eğerçi hindû-gûyem" dizesi, çok şey anlatmıyor mu? Ey mübarek bilgin, düşünür ve şair, eğer aslın Türkest (Türktür) ise, niçin Acemce şakıdın?

Hele şu Dersaadet! "Âbad" ile biten bütün tantanalı adları, bu şehrin en güzel yerlerinin boynuna, yüzyıllar boyu asmadı mı?

Bir dönem Arapça ve Farsça, Batılılaşma çağları gelince, önce, Fransızca. Sonra, Wilhelm bıyıklarına kadar her şeyi ile, "Germen". Ülkeye tren gelmiş, bir katar dolusu Fransızca sözcükle birlikte! Bir düşünün, trene ilişkin hiçbir şey, ama hiçbir şey, Türkçe değil! Almanca'da böyle bir durum var mı? Almış başını giden bu koca katarı ulusal topraklara çekmeyi, bir tek adam istedi ve kendi döneminde başardı da.

Bana denecek ki: "Be adam! Bölgemiz ne halde? Ülkemiz nereye gidiyor? Sen tutmuş, nelerle uğraşıyorsun?.."

Yazdıklarım, boşuna değil, a dostlar. Cumhuriyet tarihinin ilk kez karşılaştığı bir uçurumla, ilgisiz de değil.

Dog-shop'lar, nedensiz değil, etkisiz değil ve de sonuçsuz değil...

Cumhuriyet / 05.01.2003

OCAK 2003

Önceki Yazılar:
'Dilini Değiştirmelisin'
Dilin Varsıllaşması Kullanmakla Olur
Bırakmak, Dökmek
70. Dil Bayramı Buruk
İnternetin Dilimize Ettikleri
Türkçe Düşünebilmek
Dil Bir İletişim Aracı