Ayşenil Suadiyeli ATAOĞUL
Ayın Konuğu

 

Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan

Etrafımız sanatçı dolu; şarkıcılar sanatçı, oyuncular sanatçı, yorumcular sanatçı, fotoğrafçılar sanatçı, terziler sanatçı, mankenler sanatçı, mimarlar sanatçı; say say bitmez... Oysa sanatçı olarak tanımlanabilmek için birinci şart yaratıcı olmak ve özgün eser vermektir. Sakın yanlış anlaşılmasın, ben sanatçıların olağanüstü varlıklar olduğu iddiasında değilim; kendisini cüretkârca sanatçı olarak tanımlayanlara da bir garazım yok. Sadece bir doğruyu yinelemek istedim. Sırası gelmişken sevgili okurlarımıza şunu da özellikle belirtmeden edemeyeceğim; ben de 40 yıldır gerçek bir sanatçıyla birlikteyim... Neyse sözü fazla uzatmayalım; hiç pasta sanatçısı tanıdınız mı? Ben tanıdım. Günün birinde Montreal'deki arkadaşlarımdan birinin pasta sanatçısı olduğunu keşfettim ve derhal onu köşeme davet ettim. Kendisi pasta ve kurabiyenin her türlüsüyle mucizeler yaratıyor; üstelik kullandığı malzemeler de organik. Gerçek emek ürünü olan tüm eserlerinin baştan sona her aşaması, yani tasarımı, hamuru, karıştırması, pişirmesi, süslemesi, her şeyi kendisine ait. Ürünleri hem göze, hem de damağa hitap ediyor. Ona verdiğiniz siparişlerinizde seçenekleriniz sonsuz, pastanın üzerine küçük bir tropik ada, bir salıncak, salıncakta yatan mayolu bir kadın, dibinde tokyoları... Ve işte karşınızda Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan...

- Okuyucularımıza kendini tanıtır mısın?
- Gaziantep doğumluyum. Üniversiteyi Ankara'da Hacettepe'de ekonomi bölümünde okudum. Sonra İstanbul Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptım ve İstanbul'da çalışma hayatına atıldım.

- Ne iş yapıyordun?
- Altınyıldız grubunda, ithalat bölümünde yöneticiydim. Orada da eşimle tanıştım.

- O ne iş yapıyordu?
- Eşim mühendis olarak çalışıyordu. Tamamen ayrı bölümlerdeydik, ancak ithalat dolayısıyla birbirimizle sürekli bir iletişimimiz vardı. Beş yıl boyunca bir arkadaşlığımız oldu, sonra evlendik. İkimizin de hayalinde Kanada'da yaşamak vardı. Eşim evlenmeden önce buraya göçmenliğe başvurmuştu ve üç ay içinde kabul etmişlerdi. Ancak evli olmadığımız için birimiz gidip birimiz kalacaktık. O yüzden başvurumuzu iade ettik. Evlenince yeniden başvurduk.

- Neden Kanada'da yaşamak istiyordunuz?
- Daha sosyal bir devlet olması, doğayı seven insanların yaşaması. Doğrusu hiç Amerika hayalimiz olmadı. Avrupa'da da Türkleri pek sevgiyle karşılamıyorlar, biliyorsun. İşte bütün bu nedenlerle Kanada'ya gelmeyi tercih ettik açıkçası. Fakat tam o günlerde 11 Eylül olayları başladı ve bütün her şey dondu. Oysa ikimiz de istifa etmiştik, her şeyi toplamıştık, zamanla geçer, her şey normale döner diye bekledik ama, Aralık ayına geldik hâlâ ses seda yok. Yeniden iş aramaya başladık ki, Ozan'a, yani eşime Avrupa'dan bir iş teklifi geldi. İş Avrupa'daydı ama çalışacağı firma bir Kanada firmasıydı. Böylece 2001 yılında kalktık İsviçre'ye gittik. Orada 1 yıl kadar yaşadık. İşte orada, Kanada başvurularımızın kabulü geldi; bütün işlemlerimizi oradan yaptık. Sonra 1 yıl kadar İspanya'da, 1,5 yıl da Fransa'da yaşadık.

- Bu esnada eşin hep aynı Kanada firmasında çalışıyordu değil mi?
- Evet, Ozan o firmaya danışmanlık işi yapıyordu ve danışmanlık hizmeti verdiğimiz şirket de Amerikalı bir şirketti. Merkeziyse Montreal'deydi.


"Pastacılık 3 boyutlu "Hello Kitty"le başladı..."


Sonunda biz de Montreal'e geldik. Bu arada danışmanlık verdiğimiz Amerikalı şirket Ozan'ı satın almak istedi. Biz de kabul edince o şirkete geçiş yaptık. Yani her şey aynıydı; aynı insanlar, aynı iş, ama işin parası değişti tabi; ve diğer şirketle işlerini de bitirdi. Biz Montreal'i çok sevdik. Aslında hiçbir zaman hayalimizde gelip Montreal'e yerleşme fikri yoktu, tamamen Toronto'ya odaklanmıştık. Ama Montreal'i o kadar çok sevdik ki bizi transfer eden Amerikalı şirketin çok ısrar etmesine rağmen yine de Amerika'ya taşınmadık. Bu arada iki çocuğumuz oldu; 2005 yılında bir kızımız, 2007 yılında da bir oğlumuz oldu. 2008 yılında iş için 1 yıllığına Meksika'ya gittik, buraya sık sık geldik, ama hep orada yaşadık. Gördüğünüz üzere seyahati seven bir aileyiz... Neyse, sonra da Montreal'e geri döndük. Çocuklar ana okuluna başladılar. Genel kısa hayat hikâyemiz bu. Halen Montreal'de yaşamaya devam ediyoruz.

- Türkiye dışında birçok ülkede yaşamışsınız. Bana bu ülkelerle ilgili izlenimlerini anlatır mısın?
- Tabi. İsviçre gerçekten çok güzel bir ülke. Bu çok küçük olmasından kaynaklanıyor. Zaten uzaydan bakıldığında araba park yerlerine kadar her şey dizili, düzenli, sayılı. Orada çok hoş bir hayat var. Ama bir yerden sonra eğer değişiklikleri seviyorsanız, insana biraz sıkıcı gelebiliyor. Biz çok sevdik, çok güzel anılarımız oldu, çünkü yaşadığımız her yerde belirli bir grupla yaşıyorduk. İnsanlar hep birlikteydi, medeniyet çok çok yüksek seviyede, herkes birbirine çok saygılı. Fakat havası bazen insana çok iç karartıcı gelebiliyor. Ama yine de İsviçre'yi çok sevdik. Sonra İspanya'ya geçtik. Eğer bana bir daha nerede yaşamak istersin diye sorarsan, İspanya derim. İnsanların hayat tarzı, insanların sıcaklığı, hava, ülkenin güzelliği, Akdeniz mutfağının bize çok çok yakın olması, kültürü, Endülüs kültürüyle birleşmiş çok hoş bir ambiyansı var. Fransa'ya gelince; orası da çok güzeldi. Çünkü yaşadığımız yer harikaydı. Alp dağlarının eteğinde küçük bir dağ kasabasında yaşıyorduk, kışları çok güzeldi. Ben orada bir enstitüye gittim, Fransızca'mı gerçek anlamda ilerletme şansı buldum.

- Fransızca'yı Türkiye'de mi öğrendin?
- Benim babam Fransız filolojisi mezunudur. Ben Fransızca'ya her zaman bir sempati duydum ama bu dili öğrenmeye asıl üniversitede başladım. İstanbul'da Fransız Kültür'e devam ettim. 1991 yazında 3 aylığına Belçika'ya gittim. O bayağı bir ivme kazandırdı. Sonra işten ayrıldığımda 6 ay boyunca Fransız Kültür'e kesintisiz devam ederek bitirdim. İsviçre'ye gittiğimde, alt yapımın çok iyi olmasına rağmen pratik eksikliğim olduğunu gördüm ve orada bu eksikliği giderme olanağı buldum. Sonra İspanya'da da İspanyolca'ya gittim. Çok sevdim, çok güzel bir dil. Okunduğu gibi yazılan bir dil olduğu için daha kolay. Farklı ülkelerde yaşayıp farklı insanları tanırken onların dilini de konuşabilme imkânım oluştuğu için kendimi çok daha rahat hissettim. İnsanların dilini konuşabilmek çok önemli bir iletişim unsuru tabi.

- Peki ya Meksika?
- Meksika bizim gittiğimiz zamanlarda şimdiki kadar tehlikeli değildi. Orada Monterrey şehrinde yaşadık. İki çocukla beraber oradaydık. Onlardan fiziksel olarak farklı olduğun çok açık olarak belli oluyor, hep bir güvenlik sorunu vardı. Amerikan şirketinde çalıştığın için belirli kurallara uymak zorundasın. Geceleri belli bir saatten sonra sokakta yürüyemiyorsun. Ancak bütün bunlara rağmen insanlar çok sevecenler. Her hafta sonu birilerinin evindeydik, çok güzel zaman geçirdik, çok hoş anlarımız oldu. Yine de iki çocukla birlikte çok kolay bir yaşam değildi. Ama yaşadığımız hiçbir yerden negatif bir etki alarak dönmedik. Hep güzellikler yaşadık, hep iyi tarafları görmeye çalıştık, pek kolay olmasa da bir şeyler becerdik.

- Peki ya Kanada, burayı ülken gibi kabul edebiliyor musun?
- Vallahi "ülkem gibi" değil, tamamen ülkem olarak kabul ediyorum. Bir kere buranın vatandaşı olduk. Burada çok daha özgür olarak dolaşabiliyoruz, çocuklarım çok mutlu. Güzel bir Türk arkadaş grubumuz var, insanın her zaman her yerde arzu ettiği şey bu. Ayrıca çok anlaştığımız bir yabancı çevremiz de var. Çocukların okul olayı çok güzel. İki dil birden konuşuyorlar. Aslında Türkçe de konuştukları için üç dil birden biliyorlar. Türkiye'de biliyorsun bunun için ne kadar uğraşıyor insanlar, ne masraf. Sonra okula yürüyerek gidebiliyoruz. Bu büyük ayrıcalık. Ben Kanada'da çocuklarımın kendi küçüklüğümü yaşarken görüyorum. Türkiye'de, bırak İstanbul'u, Gaziantep'te bile bu kalmadı. Kent hayatı burada ne kadar gelişmiş dahi olsa böyle ayrıcalıklar var. Ben Montreal'i çok seviyorum. Evet soğuk, evet kışlar uzun, ama benim için pozitif tarafları negatif taraflarından çok daha ağır basıyor.

- Peki gelelim yeni işine, yani pastacılık. Nasıl başladı bu iş?
- Vallahi ister inan ister inanma, çocuklarıma yapana kadar hiç yemek yapmayı bilmeyen bir insandım ben. Üstelik pasta börek çok daha el alan, maharet isteyen şeyler. Ancak çocuklar olunca ben de yemek yapmaya başladım. Üstelik organik şeylerle uğraşmayı da çok seviyorum. Yine de tatlı işiyle hiç ilgim yoktu. Her şey 1,5 yıl önce kızım Dilara'nın doğum gününe, 3 boyutlu "Hello Kitty" karakterinde pasta yaptırma isteğimle başladı. Hangi pastaneye gitsem hep aynı şey; ya pastanın üstüne bir "Hello Kitty" resmi ya da ortalara bir yere bir "Hello Kitty" figürü koyuyorlar. Oysa ben üç boyutlu gerçek karakteri istiyorum pasta olarak. Bir iki yerde buldum aslında ama, çok başarısızdı. Ben ne yapsam diye düşünürken, bir arkadaşın çocuğunun doğum gününe gittik ve orada buz dolabından doğum günü pastası olarak, Disney World'deki Miki'nin şatosu çıktı. Bu pastayı arkadaşın kendisinin yaptığını öğrendim. Çok şaşırdım. Kızcağız "sen de yapabilirsin" diyerek bana anlattı. Bana çok zor göründü ama, yine de çok heyecanlandım ve internette bu işi araştırmaya başladım. Tam üç ay boyunca kurs görür gibi okudum durdum. Tabi sadece okumakla olmaz, bir de denemek lazım. Kızımın doğum gününden bir hafta önce "Hello Kitty"nin sadece suratından oluşan bir pasta yaptım ve damak tadına çok güvendiğim iki arkadaşıma -isimlerini vermeyeyim şimdi- tattırdım. Hem görüntüsünü hem de tadını çok beğendiler ve bana "devam" dediler. Böylece her şey kızımın 5. yaş doğum günüyle başladı. Ona üç boyutlu bir "Hello Kitty" pastası yaptım. Hatta kendimi tutamadım, bir tane de kalp şeklinde pasta yaptım. Gelenler çok beğendiler. Kendim yaptım dediğimde inanmayanlar bile oldu. Bazıları da bundan sonra pastalarımızı dışarıya değil sana ısmarlayalım dediler, gülüştük.

Sonra çocukların okuluna Noel pastası yaptım, o çok güzel bir çıkış oldu. Derken bazen kendime, bazen de ufak ufak başkalarına değişik pastalar yapmaya başladım. Ama henüz bir profesyonel açılıma ulaşmadı. Bir de eşim Ozan çok fazla seyahat ettiği için devamlı çocuklarla ilgilenmem gerekiyor. Biz de çok seyahat ediyoruz zaten. Her neyse öyle devam ettik. Bu sene kızımın okuldaki doğum gününe pasta tasarlarken düşündüm durdum. Ben hiç eğitim almadım ama iyi resim yaparım. Babamda da vardır bu yetenek. Ama bunu böyle ortaya dökebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu arada internette araştırmalarıma da devam ediyordum ki yeni bir ürün keşfettim. Adı "cake pops". Küçük küçük kek parçalarından oluşuyor. Normalde kekin üstüne kapladığımız kremayı kekin içine koyuyoruz ve bu üründeki en önemli değişiklik olarak da, küçük kekin çevresini erimiş çikolatayla kaplıyoruz. Bir tek figür yerine on, yirmi, otuz tane farklı figürler, değişik karakterleri, çeşitli renkleri bir araya getirebileceğimi düşündüm; bu bana daha hoş geldi. Bununla yola çıkarak "cake pops"ları dondurma külahlarının içine koydum, üstünü de çikolata kaplayınca dondurmalar akıyormuş gibi bir görüntü oldu ve onları okula götürdüm. Enfes bir sunum yaptım. Okul müdürü oradaydı; nasıl erimiyor bu dondurmalar diye sorup onların gerçekte dondurma olmadığını öğrenince çok etkilendi. Ortalığa pasta kırıntıları dökülmüyor, servise hazır, yemesi çok kolay, çocuklara uygun, tadı güzel. Kendisi bundan sonra okulun faaliyetlerinde pastayı benim yapmamı istedi ve benden kartımı rica etti. Yok diyemedim. Eve döndüm ve her şey o gün başladı. Ozan'la birlikte bir amblem bulduk, kart bastırdık. Yani her şey okulla başladı. Derken çocukların anne babalarının siparişleri, Noel partileri... insanlar bir kutu çikolata yerine bir demet "cake pops" almayı tercih etmeye başladılar. Ben de birine bir şey verirken, ufak tefek süslemelerle vermeyi seviyorum. Böylece adeta çiçek demetleri çıktı ortaya. Pastadan çok farklı bir sunum. Pasta da etkileyici tabi; iki katlı, üç katlı, üç boyutlu ...artık hangisi arzu edilirse... Neyse, böylece işe resmen başlamış olduk. İnternet sitesini açtık, böylece sadece tanıdıklar değil, tanımadığımız insanlar da müşteri olmaya başladı. Açıkçası hiç böyle bir düşüncem, hayalim yoktu. Ama şimdi çok zevk alıyorum, yaptığım her ürünü bir sanat eseri gibi düşünüyorum. Biliyorum, insanlar 5 dakika içinde yiyip bitiriyorlar ama, hiç önemi yok. Çünkü çok özenerek yapıyorum.

- Peki nereden esinleniyorsun? Müthiş şeyler yapıyorsun, o çam ağaçları, tropik adada dinlenen o çift… Unutamıyorum vallahi...
- Ayşe inanmayacaksın ama, tamamen hayal ürünü... Mesela sana bir şey yapıyorum, başka birisi aynısını istese, ben illa ki bir değişiklik yaparım. Yani bir yaptığım şeyin tamamen aynısını asla yapmam. Nakış işler gibi şuraya bir kırmızı çiçek yaparım, bir de sarı, derken farklı oluyor.

- Yani herkese özel bir ürün yapıyorsun,
- Evet, aynen öyle, ama şöyle bir durum var. Ben mümkün olduğunca sıvı yağ kullanmaya çalışıyorum. Yumurtalarım organik, sütüm organik, şekeri beyaz kullanmam. Evet insanlar tatlı yiyorlar ama tatlısını, kremasını daha az koyup çikolatasını daha fazla koyarak biraz daha sağlığa az zararlı tatlılar yedirmeye çalışıyorum insanlara. Mesela "cup cake"lerin her birinin üzerinde o kadar yağlı bir krema var ki, benimki hiç öyle değil. Ayrıca çok süslü kurabiyeler de yapıyorum, onları da mümkün olduğunca sağlıklı yapıyorum. Sonra "marshmallow"ları küçük çubuklara geçirip çikolata ile kaplayıp üzerlerini göz damlası şeklinde renkli puanlar ile süslüyorum, çocuklar bayılıyor bunlara. Görüntü ve tat çok değişik oluyor. Ben yaptığım şeyin sadece sağlıklı ve lezzetli olmasını değil, göze de hitap etmesini istiyorum. Çünkü insanlar bu tatlıları çok özel günleri için istiyorlar, özeniyorlar. Sonra benim bu siparişleri erteleme gibi bir lüksüm yok. Hasta olamam, bugün işe gelemeyeceğim diyemem, o gün o pastayı illa ki yapmak zorundayım. Bu yüzden en az bir hafta önceden sipariş verilmesini istiyorum. Hoş aksesuarlarla güzel kaplarla değişik bir sunum yapıyorum, zaman alıyor bu. Bu öyle bir ürün ki her zaman taze vermen gerekiyor.

- İlerisi için planların ne, bu işi büyütmeyi düşünüyor musun?
- Şu anda öncelik çocuklarım tabi. Ama zaman gösterecek ne olacağını. Büyümek hem kolay hem zor. Büyüyünce evden çalışmak zorlaşır, şimdi bazı siparişleri geri çevirmek zorunda kalıyorum. Şöyle söyleyeyim; hedefim büyümek, ancak bunun için şu an acelem yok.

- Siparişlerde esneklik veriyor musun müşteriye?
- Evet, tabi. Zaten buna mecbursun. Ama bir yere kadar. Mesela bir "baby shower" var, buna her şey yapılabilir, elin biraz yatkınsa sonsuz olanak var. Ben insanlara fikir veriyorum, öneriler getiriyorum. Mesela bir bebek patiğiyle başlıyorum, derken hayallerimle onu bambaşka bir hale getiriyorum. Her ayrıntıya girmeye çalışıyorum. Mesela Noel partilerinde renkler fiks, erkek bebek "shower"ında mavi ya da sarı, kızlarda pembe veya eflatun. Çocuk doğum günlerinde genellikle Disney ya da çizgi film karakterleri tercih ediliyor. Ayrıntı çok, mumlar var, süslemeler var. Amerika'da bu tür şeyler çok daha fazla ve çok daha ucuz. Büyük partilerde bazen malzemeleri oradan ısmarlıyorum. Benim aslında ilerisi için hayalim, bir organizasyon işini komple yapmak, o zaman gerçekten çok hoş oluyor. Mesela sen bana "leylak rengi bir doğum günü istiyorum" diyorsun. Ben süslemesinden, ikramından, davetiyesinden tut, teşekkür kartına kadar her şeyi yapıyorum.

- Yani hedefin böyle bir düzenleme işine yönelmek. Peki yarattığın bu pasta kreasyonlarını tescil ettirmen mümkün mü? Ürünlerinin kopyalanması senin rahatsız etmez mi?
- Hayır bu mümkün değil. Çünkü her şeyi internete koyuyorum. Ama rahatsız da olmam. Çünkü bugün yaptığımı yarın farklı yaparım. Hatta insanların yaptığım şeyleri beğenmeleri, ondan etkilenmeleri, benim ürünlerimin yayılması beni mutlu eder.

- Peki çok teşekkürler, başarılarının devamını diliyorum. İlgilenen okuyucularımız Aylin'in ürünlerine internette "www.couturecakepops.ca" adresinden ulaşabilirler. Afiyet olsun! Seni kutluyorum "Pasta Sanatçısı" Aylin'ciğim!

Ocak 2012

Yazarın Önceki Yazıları:
Kadınlara bir sığınak: Auberge Madeleine Kadın Sığınma Evi
Walstreet'ten Sonra Montreal İşgali
Gösteri biçimi vurmalı çalgı müziğini Türkiye'ye getiren adam, Jozi Levi
Gülpekmez: "Yanlış yapılan şeyler varsa düzeltmemiz için çözüm önerin diyoruz"
Turquebec'in yeni Başkanı Bekir Gülpekmez'le yaşamın içinden
"Her zaman için bir mülk sahibi olmak iyidir."
Ressam Hikmet Çetinkaya'nın kan kırmızı gelincikleri
Pencereden başka bir İstanbul ve Ali İhtiyar
Yetkin Dikinciler: "Amacım Nâzım'a benzemeye çalışmak değil, ona layık olmaya çalışmaktı..."
Atatürk ve Devrim Arabaları'nın ünlü yönetmeni Tolga Örnek'le samimi bir söyleşi
Nil Ataoğul'la Kebek'te Sendikalaşma
Resimlerim çok renkli, biçimler renklerden çıkıyor...
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'dan görüntüler
Toronto Başkonsolosu Bilgen, yoğun biçimde açılışa hazırlanıyor
Dr. Khadir: "Bilime inanın!"
Türkiye Turizm Fuarı'ndaydı
Kadınların duygusallığını resmeden ressam: Orhan Alpaslan
Toplumun Muhteşem Süleyman'ı Montreal Caz Festivali'nde döktürdü
"Burada bir hikâye var, bunu çekmeliyim dedim.
Ve hiçbir şey iki kez çekilmedi!"

Türkiye'den Kanada'ya sanat köprüsü ve Ressam Atanur-Asuman Doğan çifti
Montreal'de Türk Kültür Şöleni'ni başlatıyoruz
Duo Romantika'dan dört el'li sevgi damlaları…
Petro Canada'ya karşı işçilerin utkusu
Kriz gerçekten korkunç mu?
"Zekât, bu ülkede herkes tarafından gerektiği gibi uygulansa…"
Zayıflamak sorun değil, onu korumayı bilmeli!
Ressam Ali Refik Ataoğul: "Sanatçı avant-garde olmalı"
Profesyonel bir yardım toplayıcı: Eda Levi
Fethullah hareketiyle ilgili Mahçupyan:
"O ağın içinde pekişmesi sayesinde tabii ki bir siyasi güç"

Mahçupyan: "Hrant'ın ölümünü hâlâ kabullenebilmiş değilim."
"Benim planlamacıya ihtiyacım yok demeyin!"
"Çok paranız olması önemli değil, elinizdekini akıllıca değerlendirin!"
Rum Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs yurttaşlarına pasaport veriyor
Melisa, oğlu ve torununa destek için Erivan'dan geldi
İsmail Cem İpekçi: "Kültürünüzü yitirmeyin ama, yaşadığınız topluma da karışın!"