|
Uluslararası
ödül sahibi Zeynep Fadıllıoğlu'ndan çağdaş cami tasarımı
Şakir'in Camisi'sine
kadın eli

Değerli Okuyucularımız,
İstanbul'daki tarihi Karacaahmet mezarlığında yeni bir cami yükseldi.
1998 yılında vefat eden ünlü hayırsever Türk kadını Semiha Şakir
ve eşi adına, çocuklarının yaptırdığı, oldukça değişik, modern ve
özgün bir yapıt olan bu caminin adı Şakirin Camisi.
1905 yılında İstanbul'da doğan Semiha Şakir evlenip Beyrut'a
gelin gitmiş. Orada bir sarayda oldukça varlıklı bir yaşam sürdüren
Semiha Hanım, ülkesini hiç unutmamış ve kendisini hayır işlerine
adamış.
Semiha Şakir'in
ilk bağışı İstanbul'da Darülaceze'ye yaptırdığı bir bölüm. O dönem
Türkiye'de bulunması zor olan inşaat malzemelerini Beyrut'tan İstanbul'a
gemiyle göndermiş olan Semiha Şakir, daha sonra birçok hastane,
yetiştirme yurdu, huzurevi, sağlık ocağı, doğumevi, lise, okul,
kütüphane, çeşme ve cami olmak üzere 57 büyük tesis yaptırmış. Bunları
ya kendisi yönetmiş ya da devlete devretmiş.
Aradan yıllar
geçip tesislerin gereksinimlerini sağlamak gücünü aşınca, Semiha
Şakir kendi adıyla anılan bir vakıf kurmuş ve yönetimini kendisiyle
birlikte kızı Ghada Şakir ve torunu Dina Topbaş sürdürmüş.
İşte bu hayırsever
Türk kadını ve eşinin adına bir cami yaptırmaya karar veren sevgili
oğulları, hiç tereddüt etmeden bu projeyi bir Türk kadınına, Zeynep
Fadıllıoğlu'na emanet ettiler. Üstelik de bir kadınla cami projesine
soyunmanın getireceği tüm tepkileri göze alarak. Kendisi caminin
iç düzenleme tasarımcısı ve estetik sorumlusu. Proje süresince ve
sonrasında caminin mimari çizimini yapan mimarla estetik değişiklikler
konusunda epey gerginlikler yaşanmış...
Sanatta uçsuz bucaksız düşünen ve bunları gerçekleştirebilen, özgün
bir estetik görüşüne sahip bir Türk kadının titiz çalışmalarıyla
ortaya çıkan bu görkemli yapıtın gerçek öyküsünü, İngiliz Lisesi'nden
sınıf arkadaşım Zeynep Behlil Fadıllıoğlu'ndan dinleyelim.
 |
| Zeynep
Behlil Fadıllıoğlu |
- İstanbul İngiliz
Lisesi'ni bitirdim. Sonra İngiltere Sussex Üniversitesi'nde Bilgisayar
bölümüne gittim. İkinci yıl onu bırakıp 'Computer Programming,
System Analysis Control Data Institute'te okudum. Daha sonra
'Inchbald School of Art'ta Sanat Tarihi ve Tasarım okudum.
Türkiye'ye döndüm ve bilgi işlem merkezi Evren'de sistem analisti
olarak üç yıl kadar çalıştım. Sonra evlendim ve eşimle birlikte
lokanta yöneticiliği işinde çalıştım.
- Hangi
lokantalar?
- O zamanki Şamdan lokantaları, yani Büyükdere Şamdan, Park Şamdan...
Onların bir kısmının gerçekleştirilmesinde çalıştım ve zaman içinde
birdenbire dekorasyona doğru kaydım. Sonra da Çubuklu 29, Ulus 29,
Taksim Mert Park'ta çalıştım. Aslında Taksim'de çok önemli bir mimar
vardı, onun yanında çalıştım. Bunlara benzer 15-20 küsur yerin tasarımında
çalıştım.
- Peki
buraları sıfırdan mı yaptın?
- Tabii, tabi hep sıfırdan. İnşaat ve mimarisiyle sıfırdan. Her
zaman teknik bir mimarla çalıştım ama, bütün tasarımı ben oluşturdum.
Derken 15 sene kadar önce kendi şirketimi kurdum ve profesyonel
olarak tasarım işine girdim. 2002'de de Londra'da "Yılın
Uluslararası Tasarımcısı Ödülü"nü aldım. 2005'te İngiliz
Endüstrisinin düzenlediği "Tasarım ve Dekorasyon Ödülleri"nde
'Yılın Çağdaş Tasarımcısı' ödülünü aldım. Yine 2002'de House
and Gardens Dergisi'nce 4 tasarımcıdan biri olarak seçilerek, fuarda
4 kişi stant oluşturduk. 12 senedir de Bilgi Üniversitesi'nde 'Tasarım
Yönetimi ve Kültürü' programının hocasıyım ve o günden beri
'modüler' programda -ki 'master' gibi bir program ancak
YÖK'ten dolayı master olamıyor- ders veriyorum. Epey insan
yetiştirdim. Çoğu meslek sahibi oldu.
- Çoğunluğu
kadın mı bu insanların?
- Tabii, çoğu kadın. Ve bazıları benim yanımda çalışıyorlar.
- Peki
Zeynep, İngiltere'den birçok ödül almışsın. Nasıl oluyor bu? Orada
da mı çalışıyorsun?
- Ben hedefimi hep 'dünyalı' olmaya koymuştum. Zaten
onun için ilk önce Londra'da tanındım, sonra Türkiye'de. Hatta herkes
bana "sen bu işi mi yapıyordun" dediler.
Herhalde 29'ların eşim Metin'in olması dolayısıyla ben orada
tasarımcı olarak gözükmedim. Kırk yıldır tanıdığım insanlar, bu
işe yeni girdiğimi sandılar. Oysa ki ilk düğün dekorlarını ben yaptım
orada. sonra 'etkinlik' dekorlarına geçtim. Derken
Şamdanlara el attım. Onların dekorasyonlarını Metin'in ilk
karısı yapmış, ben değişiklikler yaptım. Sonra Büyükdere Şamdan'ın
dekorunu baştan sona ben yaptım. İlk yaptığım iş odur. Ama onlar
doğal. Yani evinde yemek pişirirken aşçı olmazsın ya, işte onun
gibi bir şey. Daha sonra zaman içinde tam profesyonel oldum.
- Şimdi
gelelim "Şakir'in Camisi"ne. Okuyucularımıza
onun öyküsünü kısaca anlatır mısın?
- Aslında orada asıl takdir edilmesi gereken ailedir. Yani İngilizce
tabirle, "credit"in aileye verilmesi gerekir. Ben
daha önce onların evlerini çizmiştim.
-
Semiha Şakir ailesinden söz ediyoruz değil mi?
- Evet. Semiha Şakir'in oğulları Gazi ve Gassan
Şakir. Gazi Şakir başkanlığında, Semiha Şakir ve
İbrahim Şakir, yani anne ve babalarının ismine İstanbul'a
bir bağışta bulunmak istediler. Biliyorsunuz, Semiha Şakir
çok hayırsever bir insandı. Birçok okul yaptırmıştı. Kendisi epey
bir zaman önce vefat etmişti. Oğulları anne ve babalarının ismine
bir cami yaptırmak için belediyeye başvurup yer istemişler ve kendilerine
İstanbul'un en eski mezarlığı olan Karacaahmet'te yer verilmiş.
Sonra en iyi mimarı aramaya başlıyorlar. Tabii en iyi cami mimarı
aranıyor. Hüsrev Tayla diye, devamlı cami yapan bir mimar
bulunuyor. Ancak kendisi hiç modern değil. Zaten bilindiği gibi
yeni yapılan camilerin hepsi Mimar Sinan'ın kopyaları; eskilerin
'replikaları' şeklinde oluyor. Onun için 'cami mimarı' kavramında
yeni, modern bir şey yok o sıralarda. Yine de birkaç çizim içinden
beğendikleri bir çizim çıkıyor ortaya. Bu da Hüsrev Tayla'nın
çizimi. Bunun üzerinde konuşulduğu sırada Gazi Bey bana,
"iç mekânı yapar mısın, aynı zamanda da bütün caminin
estetik sorumlusu olur musun" diye sordu. Kabul ettim.
Kendisi Londra'da yaşıyordu, iki ayda bir geliyordu İstanbul'a.
Bana çok güvendiği için inşaat öncesinden itibaren tüm estetik unsurlardan
tamamen benim sorumlu olmamı istedi. Caminin tasarımına baktığımda,
kubbenin Vedat Dalokay'dan esintili olduğunu gördüm. Vedat
Dalokay'ın İslamabad'da yaptığı çok güzel bir cami var. Ayrıca
Ankara Kocatepe için de çizilip, çok modern bulunup yapılmamış olan
çok güzel bir cami çizimi var. Bu çizimde kubbenin üstüne bir örtü
atmışsın gibi, kubbe adeta yere kadar iniyor. Bizim çizimde de ona
benzer bir bir kubbe gördüm ben. Çok modern geldi, fakat diğer tarafları
tamamen gelenekselden alınmış, adeta kolaj gibi geldi bana. Çok
modern bir kubbe, yanlarda küçük vitraylar var, sanki Klimt'ten
alınmış gibi. Altında ise Fatih Camisi'nin geleneksel şebekeleri.
Avlu da aynen öyle devam ediyor. Ama kubbeyi çok beğendik. Neyse,
kendisini 29'a davet ettik. 11'deki randevuya 1'de geldi enteresan
bir şekilde. Allah'tan bizim bürodan birçok insanı da çağırmıştım,
Metin'e de söyledim, "belli olmaz eski toprak, onlar
bazen iç mekâncılarla çalışmayı beceremiyor, yani her şeyi kendisi
yapmak istiyor, öyle bir egosu olabilir" dedim. Nitekim
öyle bir şey yaşadık. Ben kendimi tanıttım; "bana iç
mekân ve estetik sorumluluğu görevini verdiler" dedim. "Ben
kendim yaparım, ihtiyacım yok kimseye" dedi. Buna kendi
başıma karar vermediğimi, kendisini mimar tayin eden kişinin beni
de bu göreve tayin ettiğini söyledim. Kendisinin iç mekâncıya ihtiyacı
olmadığını tekrarlayıp, "zaten siz bana uyabilecek ne
yapabilirsiniz ki" dedi. Ben de, "ben Vedat
Dalokay'ın yapıtlarını çok beğenirim" diye söze başladım
ki kıyamet koptu. "Kimmiş o, ne yapmış"
diye bağırıp çağırmaya başlayınca, orada hassas bir nokta olduğunu
anladım ve toplantıya gidiyorum diye kenara çekildim, platformu
benim mimari ekibe ve eşime bıraktım. Çünkü bu biçimde bir yere
ulaşılmasına olanak yoktu. Nitekim 2 saat oturmuşlar ve bir yere
varamamışlar. "Benim iç mekâncıya ihtiyacım yok"
diye tutturmuş durmuş. Bizim, değil dışta değişiklikler
yaptırmak, içeriye el sürmemize bile fırsat vermeyecekti. Mihrabı
ve minberi ahşaptan oyacaktı. Yani her şey aynı bildiğimiz şablon,
bir tek kubbe değişik. Onun da malzemesi ne olacak diye sorduğumda,
'kurşun ya da mavi BTB olabilir' dedi. Bana hiç uymadı.
Bir de "ben bu çizimi 3 ayrı camiye yolladım, hatta biri
İsveç'te biri de Adana'da yapılıyor" dedi. Ben bunu
da anlayamadım. Biz herkesin evine yeni bir çizim yapıyoruz. Sen
koskoca cami için bir çizim yap, 3 yerde aynısını kullan! Olacak
iş değil bu! Ben de gittim Gazi Beye, kendisinin benimle
çalışmak istemediğini söyledim. Gazi Bey de, "hizmetleri
için çok teşekkür ederiz, çizimi yaptılar, paralarını da ödedik.
Sen de iç mekânı çiz ve inşaatçılarla devam et" dedi.
İnşaatçılarla da bağlantısı olduğu kesin. Çünkü inşaat şirketi de
kendi öğrencilerinin kurduğu bir şirketti. Biz bu işin büyük bir
sorun olacağını düşünüyorduk; en ufak bir değişiklikte kıyamet kopacak
falan. Ama baktık ki inşaat şirketi bizimle çalışmayı çok istiyor.
Bize dediler ki, "siz değişikliği yapın, biz durumu idare
ederiz, bizim üzerimizden gibi kabul ettiririz kendisine."
Ondan sonra biz caminin içini bütün çizdik. Dışına gelince,
kubbeye baktık, çelikten. İçi Kayseri taşı, gri tonlarında beton
hissini veren, daha modern bir şey. Yalın ve serin bir yere gelmişsin
duygusunu yaşatacak bir şey tasarladık. Gazi Bey çok beğendi.
Vitrayları kaldırsak dedik. Çelik perdeler kullandık. Zaten o tip
çelik perdeleri ilk defa biz kullandık ve de onlarla çok ödül aldık.
Onu da bir Doğu-Batı sentezi gibi kullandık. Çünkü biz Türkiyeliyiz,
hem Doğulu hem Batılıyız. Bizde her şey var. Biri olmak zorunda
değiliz, ışık ve gölge hareketleri... Bütün Doğu'nun kullandığı...
Bizde de kafeslerde vardır, onu uygulayalım dedik. Hem Karacaahmet
mezarlığındayız. Onun için açık bir mekânda olabilirsin, yani dışarıdan
arabaları seyretmiyorsun, yeşillik var. Duvarlar botanik, yani yeşillik
olsa, şeffaf olsa, ilk defa cami. Çünkü buna müsaade ediyor tasarım.
Örtü gibi kubbesi var, ağaçlar, duvar olsun dedik. Bunun yanında
insanlara korunma hissi verebilmek için metal, yani alüminyum dökümler
olsun, böylece modern ve gizemli bir atmosfer yaratalım dedik. Ancak
sonra içeride de camdan bir ikinci tavan yapalım ki, insanlara eski
alışkanlarını verelim, böylece kendilerini yabancı hissetmesinler
dedik. Bunu da Gazi Beye sunduğumuzda çok beğendi. İnşaat
şirketindekiler de bayıldılar ve kendi yaptıkları değişiklikler
gibi kabul ettirdiler çizimi yapan mimara. Cami bitene kadar bu
işi gayet güzel idare ettiler. Ancak cami bitip de İngiliz televizyonu
BBC bizimle ilgili yayın yapınca, adam duruma uyandı ve infilak
etti. Ben her zaman, herkese olan biteni böylece anlattım. Tabii
dünya değişikliği merak ediyor. Kim neyi yapmış, onu çok merak etmiyor.
Şakirin Camisi'nde çok farklı bir şey çıktı ortaya. Evet, ilk kabuğu
biz çizmedik ama, bütün değişimi biz yaptık. Onun için de adamlar
bizi yayınladılar. Biz hiçbir şeyi saklamıyoruz. Her şeyi açık ve
dürüstçe söylüyoruz; 'çizimi şu yaptı, ama tüm değişiklikleri,
şunu, şunu, şunu biz yaptık' diye.
-
İç mekânda, mihrapta, minberde ne gibi yenilikler uyguladın?
- Şimdi bir kere İslam'dan kopmamak için şöyle bir yol seçtim, her
çizim yaptığımda yüksek teologlarla, müftüyle konuştum, onların
olurlarını aldım. Ancak ben uzun zamandır camilerde çalıştığım için
zaten biliyorum. Eşim de çok meraklıdır; Kuran'ı anlamak için çok
çalışmalar yaptık birlikte. Yani felsefeyi bildiğim için yanlış
bir şeyler yapmamak adına... Aslında yanlış diye bir şey yok, ancak
çalıştıkça kafamızdaki şablonların bizi durdurduğunu öğrendim. Yetkili
kişilere sorduğumda, "neden olmasın" dediler
hep. Zaten öyle belirli bir minber ya da mihrap formu yok ki aslında.
Peygamber bir taşın üstüne çıkıp konuşuyor. Ancak şunu da çok göz
ardı edemedim. Yani kendimi çok fazla tatmin etmek yerine, insanların
algılayabileceği seviyede bir modernlik oluşturmaya çalıştım. Aynı
zamanda da, bizim ulusal ve İslami kültürümüze bir gönderme yapması
lazım ki, insanlar kendilerini onun bir parçası hissetsinler. Çünkü
sonunda bu bir cemaate yapılıyor; o yüzden de sembollere çok dikkat
ettim. Mesela avluda su olayı. Tamam, şimdi pek avluda abdest alınmıyor,
çok güzel abdesthaneler var, ama oraya Anish Kapoor'dan esinlenerek
çelik bir küre istedim. Onu bir İngiliz su heykeltıraşına yaptırdık.
Bütün cami ve kâinatı yansıtıyor adeta. Sonra içeri doğru yöneldiğinde
mihrap gözünü yakalıyor. Birçok insan "Hacer-ül Esved"
diyor, artık bilmiyorum. Binaya göre bir form çizdim. Orada
Selçuklu'nun Türkuaz çinilerinden esinlendim. Üstünde de Rumi
desenini yansıttım, modern ve klasikten bir şeyler oldu. Minber
ise çok farklı oldu. Çok modern bir form, üstünde akrilik çalışması
yaptık. Bir tablo gibi adeta, ama üstüne hat gibi yaprakları kullandık.
Hep sanatçılarla çalıştım. Yine Sinan'ın camilerinin bir
kısmında olan kâinatın simgesini bu sefer yapraklarla yaptık. O
da bizim Osmanlı'da kullanılan karanfil yapraklarıyla, büyüklü küçüklü
akrilik içinde yapıldı. Yani çok modern bir doku ama, baktığında
hat gibi yakın geliyor sana. Sonra dışarıdaki o metal dökümde, Selçuklu
deseninden yola çıktık. İçinde camlı bir yerde Kuran sayfaları olsun
dedim, ama yazıyı istemedim. Satır aralarındaki dekoru taşımaya
karar verdim. Birebir Nur suresindeki satır aralarını camın arkasına,
eski Beykoz camlarındaki teknikle, cam altı, yani sır altı tekniğiyle
taşıdık. Satır aralarını sadece simgesel olarak, dekor gibi kullandık.
Sanki seni hayali bir sayfalar sarmış hissi veriyor. Sonra bizim
camilerde kandiller vardır, kubbenin yüksekliğini unutturup daha
aşağı, insana uygun bir seviyeye inen. Üç katmanlı yaptık. Birinde
Allah'ın isimleri, diğerinde Allah Allah ve üçüncü katında da Nur
suresi geçti. Bunları bronzla yazdık. Ara süslemeleri akrilikle
yaptık, çünkü 'hat'ta ufak bir farklılık anlam değişikliklerine
yol açabiliyor. O yüzden bağlayıcı süslemeleri akrilikten yaptık,
şeffaflaşsın diye. Damlalar da kristal camlardan, adeta o ışıkla
yazılan nur sana akıyormuş gibi oldu. Yani böylece bütün bir felsefe
oluştu etrafında... Çok derinleşerek çalışırken oldu bu. Aktı gitti
adeta.
- Gazi
Bey hiç karışmadı mı sana?
- İki ayda bir geldi. Bütün tasarım toplantılarına katıldı. Onun
olurunu almadan hiçbir şey yapmadık. Hep daha daha yolumuzu açtı,
hep daha güzel için çabaladı. Hatta en son anda, "avizeye
bir katman daha yapın, daha güzel olacak" dedi. Yani
hibe bir eserde, böyle bir para harcayıp en iyisi olmasını isteyen
ilk insan oldu bizim ülkede. Umumiyetle hibede bir para verilir,
en ucuza çıkartmaya bakılır. Oysa o, "en kıymetlisini
yapalım" dedi. Yani İngilizcede dediğimiz gibi,
"the credit has to go to him". Herkes bana soruyor,
'kadın olarak ne düşündün' diye. Ben kadın olarak bir şey
düşünmedim. Ben "modern bir insan olarak, bu benim başıma
gelen ne müthiş bir olay" dedim. İnanamadım, hüngür
hüngür ağladım. Tabi bir de büyük bir sorumluluk vardı. Yine de
çok şanslıydım.
- Çok
da mütevazi olma. Bence onlar da senin kadar uçsuz bucaksız düşünen
ve düşündüğünü gerçekleştirebilen, özgün bir sanat görüşüne sahip
olan biriyle çalıştıkları için şanslılar.
- Evet, ben bu yapıta ruh da vermeye çalıştım. Alıştığımız camilerden
çok farklı. Eşimin de 15 yıldır etkin olarak çalıştığı sivil toplum
örgütleriyle işbirliği içindeydim. Yani her şeyin doğru zamanda,
doğru yerde olmasıyla ortaya çıktı bu cami. Yoksa bir çizgi yapardım,
halk da hiç benimsemezdi, modern bir cami olarak orada öyle göstermelik
olarak durur, moderncilerin kendini tatmin ettiği bir şey olurdu.
Var öyle bazıları.
- Peki
ufukta başka projeler var mı?
- Dubai'de bir cami tasarımı yaptık, iki tane de Katar'da.
- Bunlar
Şakirin Camisi'nden sonra mı oldu?
- Evet, BBC yayınından sonra aradılar beni. Le Monde da bütün üçüncü
sayfasını ayırdı bizim camiye.
-
Senin kadın olman da ilgi çekti herhalde...
- Evet, bir kadının cami yapması faktörü çok önemli. Ben bunu şimdi
algılıyorum. O zaman algılayamamıştım. Tabii, anladığım kadarıyla
Batı'dan, İslamiyet açısından bakıldığında, kadın çok geride ve
ezilen bir figür gibi görülüyor. Maalesef ortada İslamiyet adına
görülen simgeler, İslamiyetin hak ettiği şeyler olmadığı için birdenbire
herkes işin o yönüyle ilgilenmeye başladı. Onun üzerine ben de araştırmaya
başladım ve mesela, peygamberin korumalarının arasında kadınlar
olduğunu öğrendim. Karılarından biri ordularının başında. Yani o
devir, çok aydın bir devir. Daha sonraları İslamiyet kendini yenilemeyi
bırakıyor, sadece düşünce kalıyor ve yorumlar başlıyor, kim ne yorumlarsa
artık... Yine tekrarlıyorum, bu konuda da en çok takdiri hak eden
Gazi Şakir'dir. Çünkü camiyi bir kadına emanet eden o'dur. Time
Dergisi'nden sordular, "en iyisi o diye seçtim"
dedi. Ama yine de bu cesur davranış, o işi bir kadına verme, ondan
geliyor. Çünkü zihniyet belli, Arap ülkeleri... O bombardıman kendine
de gelebilir aynı şekilde, o bunu göze aldı.
- Çok
teşekkür ediyoruz, aydın Türk kadınları olarak seninle gurur duyuyoruz.
- Ben teşekkür ederim.
Ekim-Kasım
2012
Yazarın
Önceki Yazıları:
Sibel Ataoğul: "Biz hukukçular ister
istemez siyasetin içindeyiz"
Kebek'te öğrenciler ne istiyor?
Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan
Kadınlara bir sığınak: Auberge Madeleine
Kadın Sığınma Evi
Walstreet'ten Sonra Montreal İşgali
Gösteri biçimi vurmalı çalgı müziğini
Türkiye'ye getiren adam, Jozi Levi
Gülpekmez: "Yanlış yapılan şeyler
varsa düzeltmemiz için çözüm önerin diyoruz"
Turquebec'in yeni Başkanı Bekir Gülpekmez'le
yaşamın içinden
"Her zaman için bir mülk sahibi
olmak iyidir."
Ressam Hikmet Çetinkaya'nın kan kırmızı
gelincikleri
Pencereden başka bir İstanbul ve Ali
İhtiyar
Yetkin Dikinciler: "Amacım Nâzım'a
benzemeye çalışmak değil, ona layık olmaya çalışmaktı..."
Atatürk ve Devrim Arabaları'nın
ünlü yönetmeni Tolga Örnek'le samimi bir söyleşi
Nil Ataoğul'la Kebek'te Sendikalaşma
Resimlerim çok renkli, biçimler renklerden
çıkıyor...
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'dan görüntüler
Toronto Başkonsolosu Bilgen, yoğun biçimde
açılışa hazırlanıyor
Dr. Khadir: "Bilime inanın!"
Türkiye Turizm Fuarı'ndaydı
Kadınların duygusallığını resmeden ressam:
Orhan Alpaslan
Toplumun Muhteşem Süleyman'ı Montreal
Caz Festivali'nde döktürdü
"Burada bir hikâye var, bunu çekmeliyim
dedim.
Ve hiçbir şey iki kez çekilmedi!"
Türkiye'den Kanada'ya sanat köprüsü ve
Ressam Atanur-Asuman Doğan çifti
Montreal'de Türk Kültür Şöleni'ni başlatıyoruz
Duo Romantika'dan dört el'li sevgi
damlaları…
Petro Canada'ya karşı işçilerin utkusu
Kriz gerçekten korkunç mu?
"Zekât, bu ülkede herkes tarafından
gerektiği gibi uygulansa…"
Zayıflamak sorun değil, onu korumayı
bilmeli!
Ressam Ali Refik Ataoğul: "Sanatçı
avant-garde olmalı"
Profesyonel bir yardım toplayıcı: Eda
Levi
Fethullah hareketiyle ilgili Mahçupyan:
"O ağın içinde pekişmesi sayesinde tabii ki bir siyasi güç"
Mahçupyan: "Hrant'ın ölümünü hâlâ
kabullenebilmiş değilim."
"Benim planlamacıya ihtiyacım yok
demeyin!"
"Çok paranız olması önemli değil,
elinizdekini akıllıca değerlendirin!"
Rum Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs yurttaşlarına
pasaport veriyor
Melisa, oğlu ve torununa destek için Erivan'dan
geldi
İsmail Cem İpekçi: "Kültürünüzü yitirmeyin
ama, yaşadığınız topluma da karışın!"
|