Ayşenil Suadiyeli ATAOĞUL
Ayın Konuğu

 

Uluslararası ödül sahibi Zeynep Fadıllıoğlu'ndan çağdaş cami tasarımı

Şakir'in Camisi'sine kadın eli

Değerli Okuyucularımız, İstanbul'daki tarihi Karacaahmet mezarlığında yeni bir cami yükseldi. 1998 yılında vefat eden ünlü hayırsever Türk kadını Semiha Şakir ve eşi adına, çocuklarının yaptırdığı, oldukça değişik, modern ve özgün bir yapıt olan bu caminin adı Şakirin Camisi.
1905 yılında İstanbul'da doğan Semiha Şakir evlenip Beyrut'a gelin gitmiş. Orada bir sarayda oldukça varlıklı bir yaşam sürdüren Semiha Hanım, ülkesini hiç unutmamış ve kendisini hayır işlerine adamış.

Semiha Şakir'in ilk bağışı İstanbul'da Darülaceze'ye yaptırdığı bir bölüm. O dönem Türkiye'de bulunması zor olan inşaat malzemelerini Beyrut'tan İstanbul'a gemiyle göndermiş olan Semiha Şakir, daha sonra birçok hastane, yetiştirme yurdu, huzurevi, sağlık ocağı, doğumevi, lise, okul, kütüphane, çeşme ve cami olmak üzere 57 büyük tesis yaptırmış. Bunları ya kendisi yönetmiş ya da devlete devretmiş.

Aradan yıllar geçip tesislerin gereksinimlerini sağlamak gücünü aşınca, Semiha Şakir kendi adıyla anılan bir vakıf kurmuş ve yönetimini kendisiyle birlikte kızı Ghada Şakir ve torunu Dina Topbaş sürdürmüş.

İşte bu hayırsever Türk kadını ve eşinin adına bir cami yaptırmaya karar veren sevgili oğulları, hiç tereddüt etmeden bu projeyi bir Türk kadınına, Zeynep Fadıllıoğlu'na emanet ettiler. Üstelik de bir kadınla cami projesine soyunmanın getireceği tüm tepkileri göze alarak. Kendisi caminin iç düzenleme tasarımcısı ve estetik sorumlusu. Proje süresince ve sonrasında caminin mimari çizimini yapan mimarla estetik değişiklikler konusunda epey gerginlikler yaşanmış...
Sanatta uçsuz bucaksız düşünen ve bunları gerçekleştirebilen, özgün bir estetik görüşüne sahip bir Türk kadının titiz çalışmalarıyla ortaya çıkan bu görkemli yapıtın gerçek öyküsünü, İngiliz Lisesi'nden sınıf arkadaşım Zeynep Behlil Fadıllıoğlu'ndan dinleyelim.

Zeynep Behlil Fadıllıoğlu

- İstanbul İngiliz Lisesi'ni bitirdim. Sonra İngiltere Sussex Üniversitesi'nde Bilgisayar bölümüne gittim. İkinci yıl onu bırakıp 'Computer Programming, System Analysis Control Data Institute'te okudum. Daha sonra 'Inchbald School of Art'ta Sanat Tarihi ve Tasarım okudum. Türkiye'ye döndüm ve bilgi işlem merkezi Evren'de sistem analisti olarak üç yıl kadar çalıştım. Sonra evlendim ve eşimle birlikte lokanta yöneticiliği işinde çalıştım.

- Hangi lokantalar?
- O zamanki Şamdan lokantaları, yani Büyükdere Şamdan, Park Şamdan... Onların bir kısmının gerçekleştirilmesinde çalıştım ve zaman içinde birdenbire dekorasyona doğru kaydım. Sonra da Çubuklu 29, Ulus 29, Taksim Mert Park'ta çalıştım. Aslında Taksim'de çok önemli bir mimar vardı, onun yanında çalıştım. Bunlara benzer 15-20 küsur yerin tasarımında çalıştım.

- Peki buraları sıfırdan mı yaptın?
- Tabii, tabi hep sıfırdan. İnşaat ve mimarisiyle sıfırdan. Her zaman teknik bir mimarla çalıştım ama, bütün tasarımı ben oluşturdum. Derken 15 sene kadar önce kendi şirketimi kurdum ve profesyonel olarak tasarım işine girdim. 2002'de de Londra'da "Yılın Uluslararası Tasarımcısı Ödülü"nü aldım. 2005'te İngiliz Endüstrisinin düzenlediği "Tasarım ve Dekorasyon Ödülleri"nde 'Yılın Çağdaş Tasarımcısı' ödülünü aldım. Yine 2002'de House and Gardens Dergisi'nce 4 tasarımcıdan biri olarak seçilerek, fuarda 4 kişi stant oluşturduk. 12 senedir de Bilgi Üniversitesi'nde 'Tasarım Yönetimi ve Kültürü' programının hocasıyım ve o günden beri 'modüler' programda -ki 'master' gibi bir program ancak YÖK'ten dolayı master olamıyor- ders veriyorum. Epey insan yetiştirdim. Çoğu meslek sahibi oldu.

- Çoğunluğu kadın mı bu insanların?
- Tabii, çoğu kadın. Ve bazıları benim yanımda çalışıyorlar.

- Peki Zeynep, İngiltere'den birçok ödül almışsın. Nasıl oluyor bu? Orada da mı çalışıyorsun?
- Ben hedefimi hep 'dünyalı' olmaya koymuştum. Zaten onun için ilk önce Londra'da tanındım, sonra Türkiye'de. Hatta herkes bana "sen bu işi mi yapıyordun" dediler. Herhalde 29'ların eşim Metin'in olması dolayısıyla ben orada tasarımcı olarak gözükmedim. Kırk yıldır tanıdığım insanlar, bu işe yeni girdiğimi sandılar. Oysa ki ilk düğün dekorlarını ben yaptım orada. sonra 'etkinlik' dekorlarına geçtim. Derken Şamdanlara el attım. Onların dekorasyonlarını Metin'in ilk karısı yapmış, ben değişiklikler yaptım. Sonra Büyükdere Şamdan'ın dekorunu baştan sona ben yaptım. İlk yaptığım iş odur. Ama onlar doğal. Yani evinde yemek pişirirken aşçı olmazsın ya, işte onun gibi bir şey. Daha sonra zaman içinde tam profesyonel oldum.

- Şimdi gelelim "Şakir'in Camisi"ne. Okuyucularımıza onun öyküsünü kısaca anlatır mısın?
- Aslında orada asıl takdir edilmesi gereken ailedir. Yani İngilizce tabirle, "credit"in aileye verilmesi gerekir. Ben daha önce onların evlerini çizmiştim.

- Semiha Şakir ailesinden söz ediyoruz değil mi?
- Evet. Semiha Şakir'in oğulları Gazi ve Gassan Şakir. Gazi Şakir başkanlığında, Semiha Şakir ve İbrahim Şakir, yani anne ve babalarının ismine İstanbul'a bir bağışta bulunmak istediler. Biliyorsunuz, Semiha Şakir çok hayırsever bir insandı. Birçok okul yaptırmıştı. Kendisi epey bir zaman önce vefat etmişti. Oğulları anne ve babalarının ismine bir cami yaptırmak için belediyeye başvurup yer istemişler ve kendilerine İstanbul'un en eski mezarlığı olan Karacaahmet'te yer verilmiş. Sonra en iyi mimarı aramaya başlıyorlar. Tabii en iyi cami mimarı aranıyor. Hüsrev Tayla diye, devamlı cami yapan bir mimar bulunuyor. Ancak kendisi hiç modern değil. Zaten bilindiği gibi yeni yapılan camilerin hepsi Mimar Sinan'ın kopyaları; eskilerin 'replikaları' şeklinde oluyor. Onun için 'cami mimarı' kavramında yeni, modern bir şey yok o sıralarda. Yine de birkaç çizim içinden beğendikleri bir çizim çıkıyor ortaya. Bu da Hüsrev Tayla'nın çizimi. Bunun üzerinde konuşulduğu sırada Gazi Bey bana, "iç mekânı yapar mısın, aynı zamanda da bütün caminin estetik sorumlusu olur musun" diye sordu. Kabul ettim. Kendisi Londra'da yaşıyordu, iki ayda bir geliyordu İstanbul'a. Bana çok güvendiği için inşaat öncesinden itibaren tüm estetik unsurlardan tamamen benim sorumlu olmamı istedi. Caminin tasarımına baktığımda, kubbenin Vedat Dalokay'dan esintili olduğunu gördüm. Vedat Dalokay'ın İslamabad'da yaptığı çok güzel bir cami var. Ayrıca Ankara Kocatepe için de çizilip, çok modern bulunup yapılmamış olan çok güzel bir cami çizimi var. Bu çizimde kubbenin üstüne bir örtü atmışsın gibi, kubbe adeta yere kadar iniyor. Bizim çizimde de ona benzer bir bir kubbe gördüm ben. Çok modern geldi, fakat diğer tarafları tamamen gelenekselden alınmış, adeta kolaj gibi geldi bana. Çok modern bir kubbe, yanlarda küçük vitraylar var, sanki Klimt'ten alınmış gibi. Altında ise Fatih Camisi'nin geleneksel şebekeleri. Avlu da aynen öyle devam ediyor. Ama kubbeyi çok beğendik. Neyse, kendisini 29'a davet ettik. 11'deki randevuya 1'de geldi enteresan bir şekilde. Allah'tan bizim bürodan birçok insanı da çağırmıştım, Metin'e de söyledim, "belli olmaz eski toprak, onlar bazen iç mekâncılarla çalışmayı beceremiyor, yani her şeyi kendisi yapmak istiyor, öyle bir egosu olabilir" dedim. Nitekim öyle bir şey yaşadık. Ben kendimi tanıttım; "bana iç mekân ve estetik sorumluluğu görevini verdiler" dedim. "Ben kendim yaparım, ihtiyacım yok kimseye" dedi. Buna kendi başıma karar vermediğimi, kendisini mimar tayin eden kişinin beni de bu göreve tayin ettiğini söyledim. Kendisinin iç mekâncıya ihtiyacı olmadığını tekrarlayıp, "zaten siz bana uyabilecek ne yapabilirsiniz ki" dedi. Ben de, "ben Vedat Dalokay'ın yapıtlarını çok beğenirim" diye söze başladım ki kıyamet koptu. "Kimmiş o, ne yapmış" diye bağırıp çağırmaya başlayınca, orada hassas bir nokta olduğunu anladım ve toplantıya gidiyorum diye kenara çekildim, platformu benim mimari ekibe ve eşime bıraktım. Çünkü bu biçimde bir yere ulaşılmasına olanak yoktu. Nitekim 2 saat oturmuşlar ve bir yere varamamışlar. "Benim iç mekâncıya ihtiyacım yok" diye tutturmuş durmuş. Bizim, değil dışta değişiklikler yaptırmak, içeriye el sürmemize bile fırsat vermeyecekti. Mihrabı ve minberi ahşaptan oyacaktı. Yani her şey aynı bildiğimiz şablon, bir tek kubbe değişik. Onun da malzemesi ne olacak diye sorduğumda, 'kurşun ya da mavi BTB olabilir' dedi. Bana hiç uymadı. Bir de "ben bu çizimi 3 ayrı camiye yolladım, hatta biri İsveç'te biri de Adana'da yapılıyor" dedi. Ben bunu da anlayamadım. Biz herkesin evine yeni bir çizim yapıyoruz. Sen koskoca cami için bir çizim yap, 3 yerde aynısını kullan! Olacak iş değil bu! Ben de gittim Gazi Beye, kendisinin benimle çalışmak istemediğini söyledim. Gazi Bey de, "hizmetleri için çok teşekkür ederiz, çizimi yaptılar, paralarını da ödedik. Sen de iç mekânı çiz ve inşaatçılarla devam et" dedi. İnşaatçılarla da bağlantısı olduğu kesin. Çünkü inşaat şirketi de kendi öğrencilerinin kurduğu bir şirketti. Biz bu işin büyük bir sorun olacağını düşünüyorduk; en ufak bir değişiklikte kıyamet kopacak falan. Ama baktık ki inşaat şirketi bizimle çalışmayı çok istiyor. Bize dediler ki, "siz değişikliği yapın, biz durumu idare ederiz, bizim üzerimizden gibi kabul ettiririz kendisine." Ondan sonra biz caminin içini bütün çizdik. Dışına gelince, kubbeye baktık, çelikten. İçi Kayseri taşı, gri tonlarında beton hissini veren, daha modern bir şey. Yalın ve serin bir yere gelmişsin duygusunu yaşatacak bir şey tasarladık. Gazi Bey çok beğendi. Vitrayları kaldırsak dedik. Çelik perdeler kullandık. Zaten o tip çelik perdeleri ilk defa biz kullandık ve de onlarla çok ödül aldık. Onu da bir Doğu-Batı sentezi gibi kullandık. Çünkü biz Türkiyeliyiz, hem Doğulu hem Batılıyız. Bizde her şey var. Biri olmak zorunda değiliz, ışık ve gölge hareketleri... Bütün Doğu'nun kullandığı... Bizde de kafeslerde vardır, onu uygulayalım dedik. Hem Karacaahmet mezarlığındayız. Onun için açık bir mekânda olabilirsin, yani dışarıdan arabaları seyretmiyorsun, yeşillik var. Duvarlar botanik, yani yeşillik olsa, şeffaf olsa, ilk defa cami. Çünkü buna müsaade ediyor tasarım. Örtü gibi kubbesi var, ağaçlar, duvar olsun dedik. Bunun yanında insanlara korunma hissi verebilmek için metal, yani alüminyum dökümler olsun, böylece modern ve gizemli bir atmosfer yaratalım dedik. Ancak sonra içeride de camdan bir ikinci tavan yapalım ki, insanlara eski alışkanlarını verelim, böylece kendilerini yabancı hissetmesinler dedik. Bunu da Gazi Beye sunduğumuzda çok beğendi. İnşaat şirketindekiler de bayıldılar ve kendi yaptıkları değişiklikler gibi kabul ettirdiler çizimi yapan mimara. Cami bitene kadar bu işi gayet güzel idare ettiler. Ancak cami bitip de İngiliz televizyonu BBC bizimle ilgili yayın yapınca, adam duruma uyandı ve infilak etti. Ben her zaman, herkese olan biteni böylece anlattım. Tabii dünya değişikliği merak ediyor. Kim neyi yapmış, onu çok merak etmiyor. Şakirin Camisi'nde çok farklı bir şey çıktı ortaya. Evet, ilk kabuğu biz çizmedik ama, bütün değişimi biz yaptık. Onun için de adamlar bizi yayınladılar. Biz hiçbir şeyi saklamıyoruz. Her şeyi açık ve dürüstçe söylüyoruz; 'çizimi şu yaptı, ama tüm değişiklikleri, şunu, şunu, şunu biz yaptık' diye.

- İç mekânda, mihrapta, minberde ne gibi yenilikler uyguladın?
- Şimdi bir kere İslam'dan kopmamak için şöyle bir yol seçtim, her çizim yaptığımda yüksek teologlarla, müftüyle konuştum, onların olurlarını aldım. Ancak ben uzun zamandır camilerde çalıştığım için zaten biliyorum. Eşim de çok meraklıdır; Kuran'ı anlamak için çok çalışmalar yaptık birlikte. Yani felsefeyi bildiğim için yanlış bir şeyler yapmamak adına... Aslında yanlış diye bir şey yok, ancak çalıştıkça kafamızdaki şablonların bizi durdurduğunu öğrendim. Yetkili kişilere sorduğumda, "neden olmasın" dediler hep. Zaten öyle belirli bir minber ya da mihrap formu yok ki aslında. Peygamber bir taşın üstüne çıkıp konuşuyor. Ancak şunu da çok göz ardı edemedim. Yani kendimi çok fazla tatmin etmek yerine, insanların algılayabileceği seviyede bir modernlik oluşturmaya çalıştım. Aynı zamanda da, bizim ulusal ve İslami kültürümüze bir gönderme yapması lazım ki, insanlar kendilerini onun bir parçası hissetsinler. Çünkü sonunda bu bir cemaate yapılıyor; o yüzden de sembollere çok dikkat ettim. Mesela avluda su olayı. Tamam, şimdi pek avluda abdest alınmıyor, çok güzel abdesthaneler var, ama oraya Anish Kapoor'dan esinlenerek çelik bir küre istedim. Onu bir İngiliz su heykeltıraşına yaptırdık. Bütün cami ve kâinatı yansıtıyor adeta. Sonra içeri doğru yöneldiğinde mihrap gözünü yakalıyor. Birçok insan "Hacer-ül Esved" diyor, artık bilmiyorum. Binaya göre bir form çizdim. Orada Selçuklu'nun Türkuaz çinilerinden esinlendim. Üstünde de Rumi desenini yansıttım, modern ve klasikten bir şeyler oldu. Minber ise çok farklı oldu. Çok modern bir form, üstünde akrilik çalışması yaptık. Bir tablo gibi adeta, ama üstüne hat gibi yaprakları kullandık. Hep sanatçılarla çalıştım. Yine Sinan'ın camilerinin bir kısmında olan kâinatın simgesini bu sefer yapraklarla yaptık. O da bizim Osmanlı'da kullanılan karanfil yapraklarıyla, büyüklü küçüklü akrilik içinde yapıldı. Yani çok modern bir doku ama, baktığında hat gibi yakın geliyor sana. Sonra dışarıdaki o metal dökümde, Selçuklu deseninden yola çıktık. İçinde camlı bir yerde Kuran sayfaları olsun dedim, ama yazıyı istemedim. Satır aralarındaki dekoru taşımaya karar verdim. Birebir Nur suresindeki satır aralarını camın arkasına, eski Beykoz camlarındaki teknikle, cam altı, yani sır altı tekniğiyle taşıdık. Satır aralarını sadece simgesel olarak, dekor gibi kullandık. Sanki seni hayali bir sayfalar sarmış hissi veriyor. Sonra bizim camilerde kandiller vardır, kubbenin yüksekliğini unutturup daha aşağı, insana uygun bir seviyeye inen. Üç katmanlı yaptık. Birinde Allah'ın isimleri, diğerinde Allah Allah ve üçüncü katında da Nur suresi geçti. Bunları bronzla yazdık. Ara süslemeleri akrilikle yaptık, çünkü 'hat'ta ufak bir farklılık anlam değişikliklerine yol açabiliyor. O yüzden bağlayıcı süslemeleri akrilikten yaptık, şeffaflaşsın diye. Damlalar da kristal camlardan, adeta o ışıkla yazılan nur sana akıyormuş gibi oldu. Yani böylece bütün bir felsefe oluştu etrafında... Çok derinleşerek çalışırken oldu bu. Aktı gitti adeta.

- Gazi Bey hiç karışmadı mı sana?
- İki ayda bir geldi. Bütün tasarım toplantılarına katıldı. Onun olurunu almadan hiçbir şey yapmadık. Hep daha daha yolumuzu açtı, hep daha güzel için çabaladı. Hatta en son anda, "avizeye bir katman daha yapın, daha güzel olacak" dedi. Yani hibe bir eserde, böyle bir para harcayıp en iyisi olmasını isteyen ilk insan oldu bizim ülkede. Umumiyetle hibede bir para verilir, en ucuza çıkartmaya bakılır. Oysa o, "en kıymetlisini yapalım" dedi. Yani İngilizcede dediğimiz gibi, "the credit has to go to him". Herkes bana soruyor, 'kadın olarak ne düşündün' diye. Ben kadın olarak bir şey düşünmedim. Ben "modern bir insan olarak, bu benim başıma gelen ne müthiş bir olay" dedim. İnanamadım, hüngür hüngür ağladım. Tabi bir de büyük bir sorumluluk vardı. Yine de çok şanslıydım.

- Çok da mütevazi olma. Bence onlar da senin kadar uçsuz bucaksız düşünen ve düşündüğünü gerçekleştirebilen, özgün bir sanat görüşüne sahip olan biriyle çalıştıkları için şanslılar.
- Evet, ben bu yapıta ruh da vermeye çalıştım. Alıştığımız camilerden çok farklı. Eşimin de 15 yıldır etkin olarak çalıştığı sivil toplum örgütleriyle işbirliği içindeydim. Yani her şeyin doğru zamanda, doğru yerde olmasıyla ortaya çıktı bu cami. Yoksa bir çizgi yapardım, halk da hiç benimsemezdi, modern bir cami olarak orada öyle göstermelik olarak durur, moderncilerin kendini tatmin ettiği bir şey olurdu. Var öyle bazıları.

- Peki ufukta başka projeler var mı?
- Dubai'de bir cami tasarımı yaptık, iki tane de Katar'da.

- Bunlar Şakirin Camisi'nden sonra mı oldu?
- Evet, BBC yayınından sonra aradılar beni. Le Monde da bütün üçüncü sayfasını ayırdı bizim camiye.

- Senin kadın olman da ilgi çekti herhalde...
- Evet, bir kadının cami yapması faktörü çok önemli. Ben bunu şimdi algılıyorum. O zaman algılayamamıştım. Tabii, anladığım kadarıyla Batı'dan, İslamiyet açısından bakıldığında, kadın çok geride ve ezilen bir figür gibi görülüyor. Maalesef ortada İslamiyet adına görülen simgeler, İslamiyetin hak ettiği şeyler olmadığı için birdenbire herkes işin o yönüyle ilgilenmeye başladı. Onun üzerine ben de araştırmaya başladım ve mesela, peygamberin korumalarının arasında kadınlar olduğunu öğrendim. Karılarından biri ordularının başında. Yani o devir, çok aydın bir devir. Daha sonraları İslamiyet kendini yenilemeyi bırakıyor, sadece düşünce kalıyor ve yorumlar başlıyor, kim ne yorumlarsa artık... Yine tekrarlıyorum, bu konuda da en çok takdiri hak eden Gazi Şakir'dir. Çünkü camiyi bir kadına emanet eden o'dur. Time Dergisi'nden sordular, "en iyisi o diye seçtim" dedi. Ama yine de bu cesur davranış, o işi bir kadına verme, ondan geliyor. Çünkü zihniyet belli, Arap ülkeleri... O bombardıman kendine de gelebilir aynı şekilde, o bunu göze aldı.

- Çok teşekkür ediyoruz, aydın Türk kadınları olarak seninle gurur duyuyoruz.
- Ben teşekkür ederim.


Ekim-Kasım 2012

Yazarın Önceki Yazıları:
Sibel Ataoğul: "Biz hukukçular ister istemez siyasetin içindeyiz"
Kebek'te öğrenciler ne istiyor?
Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan
Kadınlara bir sığınak: Auberge Madeleine Kadın Sığınma Evi
Walstreet'ten Sonra Montreal İşgali
Gösteri biçimi vurmalı çalgı müziğini Türkiye'ye getiren adam, Jozi Levi
Gülpekmez: "Yanlış yapılan şeyler varsa düzeltmemiz için çözüm önerin diyoruz"
Turquebec'in yeni Başkanı Bekir Gülpekmez'le yaşamın içinden
"Her zaman için bir mülk sahibi olmak iyidir."
Ressam Hikmet Çetinkaya'nın kan kırmızı gelincikleri
Pencereden başka bir İstanbul ve Ali İhtiyar
Yetkin Dikinciler: "Amacım Nâzım'a benzemeye çalışmak değil, ona layık olmaya çalışmaktı..."
Atatürk ve Devrim Arabaları'nın ünlü yönetmeni Tolga Örnek'le samimi bir söyleşi
Nil Ataoğul'la Kebek'te Sendikalaşma
Resimlerim çok renkli, biçimler renklerden çıkıyor...
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'dan görüntüler
Toronto Başkonsolosu Bilgen, yoğun biçimde açılışa hazırlanıyor
Dr. Khadir: "Bilime inanın!"
Türkiye Turizm Fuarı'ndaydı
Kadınların duygusallığını resmeden ressam: Orhan Alpaslan
Toplumun Muhteşem Süleyman'ı Montreal Caz Festivali'nde döktürdü
"Burada bir hikâye var, bunu çekmeliyim dedim.
Ve hiçbir şey iki kez çekilmedi!"

Türkiye'den Kanada'ya sanat köprüsü ve Ressam Atanur-Asuman Doğan çifti
Montreal'de Türk Kültür Şöleni'ni başlatıyoruz
Duo Romantika'dan dört el'li sevgi damlaları…
Petro Canada'ya karşı işçilerin utkusu
Kriz gerçekten korkunç mu?
"Zekât, bu ülkede herkes tarafından gerektiği gibi uygulansa…"
Zayıflamak sorun değil, onu korumayı bilmeli!
Ressam Ali Refik Ataoğul: "Sanatçı avant-garde olmalı"
Profesyonel bir yardım toplayıcı: Eda Levi
Fethullah hareketiyle ilgili Mahçupyan:
"O ağın içinde pekişmesi sayesinde tabii ki bir siyasi güç"

Mahçupyan: "Hrant'ın ölümünü hâlâ kabullenebilmiş değilim."
"Benim planlamacıya ihtiyacım yok demeyin!"
"Çok paranız olması önemli değil, elinizdekini akıllıca değerlendirin!"
Rum Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs yurttaşlarına pasaport veriyor
Melisa, oğlu ve torununa destek için Erivan'dan geldi
İsmail Cem İpekçi: "Kültürünüzü yitirmeyin ama, yaşadığınız topluma da karışın!"