Ayşenil Suadiyeli ATAOĞUL
Ayın Konuğu

 

Dr. Çıkırıkçıoğlu: "Kolestrolün yüksekliği damar tıkanabilir demek"

Dr. Çıkırıkçıoğlu çalışma arkadaşlarıyla.

Geçen sayıdan devam.

- Peki kolesterolüm yüksek demek, damarım tıkalı demek mi?
- Değil. Kolesterolünüz yüksek demek, damarınız tıkanabilir demek. Kolesterol, yüksek tansiyon, bir de buna sigarayı ekleyelim, bunlar alıcılar. Ama çok sabırlı alıcılar. Sizden alacakları var ve bir gün mutlaka gelip sizden onu alıyorlar. Kolesterol yüksekliği damar tıkanıklığı demek değil, ama damar tıkanıklığını hazırlayıcı bir etken. O yüzden onu yükseltmemek gerekiyor. Bunun için de düzenli beslenme, düzenli egzersiz gerek. Stresin kolesterol üzerinde doğrudan bir etkisi var mı, yok. Stres kan basıncı ile alakalı, ama bence bugünün toplumunda insanların yapması gereken en önemli şey, kendilerine zaman ayırabilmek.

- Boş vermeyi de becerebilmeliler... Boş vermek derken, artık üzerimizde çok fazla baskı var galiba...
- Evet ama, bu eskiden de vardı. Oysa bugün bizim bir sürü konforumuz var. Teknolojiden faydalanıyoruz, araçlar var, ulaşım kolay.

- Ama hayat gailesi arttı, ekonomik sıkıntılar arttı. Eskiden bir tek babanın maaşıyla tüm aile geçinirdi. Şimdi ailede neredeyse herkes çalışmak zorunda. Herkes hep en güzelin peşinde. İnsan belli kalıplar içinde yaşamak zorunda hissediyor kendisini...
- Şimdi iki tip insan var: Birisi A birisi de B tipi. Ben A tipiyim. A tipi devamlı asılıyor; yarışmacı, devamlı bir yere varmaya çalışıyor. Vardıktan sonra, bir noktayı daha görmeye çalışıyor. B tipi ise "olursa" diyor, olmazsa pek de aldırmıyor. İkisi arasındaki kesin fark kalp hastalığı.

- İkisinin arasında da bir tip var bence... o da benim galiba.
- Ben A tipiyim ve kesinlikle kalp hastası olacağım, olmamak için elimden geleni yapıyorum ama, diyorum ya, devamlı planlı çalışma, bir yerlere yetişmeye çalışma, bir taraftan iyi, düzenlilik getiriyor. Ama diğer taraftan da vücudun devamlı bir stres altında çalışmasına yol açıyor, bu da zararlı olabiliyor.

- Eskiden kalp krizi geçirenlere genellikle by-pass ameliyatı yapılıyordu. Şimdi ise damara stent takılıyor ve bu iş ameliyatsız hallediliyor çoğunlukla. Bu konuyu sormak istiyorum size...
- Ooooo....

- Neden ooo?..
- Ben meydanı boş buldum konuşayım bari. Böyle bir soru sorulduğunda aslında iki kişi olması gerekiyor, biri kardiyolog, diğeri de kalp damar cerrahı. Bir hastaya koroner damar hastalığı tanısı konulduğu zaman üç alternatif var: Birincisi çok ciddi bir olay yok, tıbbi tedavi yani takip. İkincisi ciddi bir olay var, hasta devamlı göğüs ağrıları çekiyor ya da kalp krizi geçirmiş, koroner anjiyo çektiriyoruz. Ciddi lezyonlar var ortada; yapılacak iki tedavi var. Dediğiniz gibi, halk da artık bunu çok iyi biliyor, stent ya da by-pass cerrahisi. Stentler kısa süreli tedavidir. Konulduktan sonra çok uzun süre etkili oldukları hastalar var. Fakat yapılan çalışmalar gösteriyor ki stentlerin konulmasından sonra ikinci defa stent konulması ya da by-pass yapılması için hastaneye gelen hasta sayısı, koroner by-pass için gelenlerden çok daha fazla. Burada başarının sırrı bir tedavi yapılmadan önce grup kararı alınması. Yani hastaya ne tür bir tedavi uygulanacağına bir kişi değil, birkaç kişinin karar vermesi. Yani "team work", takım çalışması denilen olgu ki bu, bugünlerde çok revaçta. Yalnız burada çok sık karşılaşılan bir sorun var; hastaya anjiyo yapılırken orada bir kardiyolog bulunuyor ve o duruma tek başına karar veriyor. Herkeste de "benim yaptığım iş en iyisidir" düşüncesi var. Çok güzel bir şey bu tabi ama, bazen benim hiç tasvip etmediğim hastalara da stent konulabiliyor. Erken dönem başarı çok iyi ama, 6 ay sonra hastaya bakıyorsunuz, tekrar lezyon ilerliyor. Bazen tekrar enfarktüs geçirebiliyor. Onun için ben diyorum ki, orada mutlaka bir de kalp damar cerrahı bulunsun ve birlikte karar versinler. Stentler yerine göre başarılı, kalp damar cerrahisi yerine göre başarılı.

- Peki siz burada ne yapıyorsunuz?
- Ben burada hiç durmadan çalışıyorum. Her gün iki ameliyata giriyorum, hasta görüyorum, çok yoğun bir yer burası. Montreal büyük bir şehir ve bizim yaptığımız nüfusa bağlı bir iş. İsviçre'de de yoğun çalışıyordum ama, orada tüm ülke nüfusu 7.5 milyon. Benim bulunduğum kantonun nüfusu 500 bin. Dolayısıyla buradakinin 6'da biri çalışmamız var. Ameliyatların cinsi de bazen değişiklik gösteriyor. Ben buraya bunun için geldim. Küçük insizyonlar, yani küçük kesiklerle yapılan kalp ameliyatları var. Bunları burada görüp İsviçre'de kendi hastanemde uygulamak istiyorum. Zaten hastane de beni bunun için gönderdi buraya.

- Yani burası bu konuda uzman mı?
- Evet, özellikle araştırıp geldim zaten. Montreal Kalp Cerrahisi Merkezinde (Institute Cardilogie de Montreal), özellikle iki cerrah bu konuda çok çok iyiler. Onlarla beraber çalışıyorum.

- Ne mutlu size! Kim bu cerrahlar? Eğer okuyucularımızdan ihtiyacı olan olursa ...
- Dr. Bouchard ve Dr. Pellerin. Çok hızlı ve etkili çalışıyorlar. Nüfus ve sirkülasyon fazla olduğu için çok ameliyat yapıyorlar. Hastayı çok hızlı iyileştirip evine gönderiyorlar. Güzel, yani iyi ellerdesiniz...

- Öyle mi? Çok sevindim buna, ama çok bekleniyor.
- Size hemen bir bakıyorlar, bekleyebilecek durumdaysanız 6 ay bile bekletebiliyorlar. Kafanızda neler düşünüp endişelendiğiniz onlar için önemli değil.

- Oysa hasta için çok önemli. Hayatı zehir olabiliyor ya da "bekleyebilecek, önemsiz" sancılar içinde kıvranabiliyorlar aylarca, önemli tabi...
- Önemli olmaz mı, hasta tatmini çok önemli bir şey. Ama bunun sırrı da özel tıp pratik imkânlarına izin vermekten ve bu uygulamaları sıkı kontrol altına almaktan geçiyor...

- Türkiye'ye dönmeyi düşünmüyor musunuz?
- Hem düşünüyorum, hem düşünmüyorum. Zaten zaman zaman gidip arkadaşlarımı görüyorum, kongrelere katılıyorum. Biz Cenevre'deki kliniğimize devamlı rotasyoner (dönüşümlü çalışan) kabul ederiz. Her yıl en az 2-3 kişi gelir. Yani Türkiye'yi temsil etmek haricinde ek bir misyonumuz daha var ve onu bu genç cerrahları eğiterek en iyi şekilde yaptığımıza inanıyorum. Ancak şunu belirtmek istiyorum; Sağlık Bakanlığı'nın son zamanlarda doktorların üzerinde yaptığı uygulamaları hiç doğru bulmuyorum. Bu sistem böyle sürüp gittikçe de dönmeyi düşünmüyorum. Doktorlar artık iradelerini kaybedip tamamen bir memur şeklinde çalışmaya zorlanıyorlar. Buna doktorlar çok tepkili, halk tepkisiz... Doktorların pratik yapacakları düzenlemeler değiştirildi. Mesela özel muayenehane hakkı hemen hemen kaldırıldı Türkiye'de. Siz şimdi burada bunun benzerini yaşıyorsunuz. İyi mi kötümü karar verebilirsiniz. Özel muayenehane olması kötü bir şey değildir. Ancak devletin görevi bunun kötüye kullanılmasını önlemektir. En basit bir örnek vereyim: Hastaneye başvuruyorsunuz Türkiye'de, yeni uygulama, göz boyaması, size randevu veriyorlar. Gidiyorsunuz, doktor yüzünüze bile bakmadan size bir ilaç yazıveriyor, çünkü insanüstü sayıda hasta görmek zorunda bırakılıyor... Ben, "bir doktor günde 20 hasta görecek" diyen yetkiliyi de, Sağlık Bakanını da alnından öperim. 21inciye randevu verilmeyecek. Oysa günde 100 kişiye randevu veriliyor. Doktor da çaresiz kalıyor. Hastanın oturup doktora derdini anlatma diye bir lüksü yok. Bilinçli hasta bu durumda yüzde 100 tatminsiz kalıyor ama bilinçsiz hasta memnun, çünkü onun için doktorun huzuruna çıkmak bile bir ayrıcalık. O yüzden oyunu hükümete veriyor. Oysa bilinçli hasta durumun farkında ve memnun değil. Türkiye'deki bu uygulamaları doğru bulmuyorum. Sağlık üzerinden çok manipülasyon yapılıyor, çünkü sağlık oy alabilmek için uygun bir alan ...

- Bir de ilaç endüstrisi var, çok büyük bir pazara sahip...
- Evet, o konuda Türkiye'de çok büyük bir tartışma var. Yatırımcılara iyi bir kazanç kapısı...

- Peki İstanbul'da sokakta yürürken adım başı bir doktor muayenehanesine denk geliyoruz ya da en azından geçen sonbahara dek öyleydi, bunlar kapandı mı artık?
- Eskisi gibi değil. Çoğu kapandı, çünkü muayenehanesi olan doktorlar hastaneye hasta yatıramıyor, tetkik yaptıramıyor. Çünkü devlet ona devlet hastanelerinde olanak tanımıyor, "özele gönder hastanı" diyor. Oysa hasta yıllarca ödeme yapmış sağlık için, özelde tetkik yaptırmak istemiyor ve sonuçta muayenehanedeki doktora gitmiyor.

- Belki de muayenehaneler kapanınca, tüm doktorlar devlet hastanelerine yönelir, böylece doktor enflasyonu olur ve de baktıkları hasta sayısı azalır... Çok mu ütopik... Neyse meslek hayatınızdaki hedefiniz nedir?
- Hedefler bitince hayat da biter... Hedef çook..

- En büyük hedefiniz diyelim...
- Ben meslek hayatımda artık belli bir yere geldim. Türkiye'de olsaydım şu an için profesör konumundaydım. İsviçre'den de davet geldi, yakında orada doçentlik sunumum var. Benim bütün diplomalarım çift. Bundan sonraki hedef burada öğrendiklerimi İsviçre'de uygulayacak bir ortam yaratmak, bunu oturtmak ve İsviçre'de profesör konumuna ulaşmak. Şu an için akademik açıdan hedefim bu benim. Beni dönünce şef yardımcılığına atayacaklar. Onun pazarlığı var şimdi. İsviçre'de ve yurtdışında hep bu var; sizi bir üst konuma atamak için yurtdışında bir tecrübeniz olmasını istiyorlar. Bu şart. Yani "bu hastanenin dışına çık, bilgi ve görgünü arttır, yurtdışı tecrübesi kazan öyle gel" diyorlar. Türkiye'de bu yoktur ne yazık ki.

Hayat olarak hedefim ise, bir kızım var. Onu en iyi şekilde yetiştirebilmek.

- Başarılarınızın devamını diliyor, size çok teşekkür ediyoruz.


Haziran 13

Yazarın Önceki Yazıları:
Dr. Çıkırıkçıoğlu'yla kalp sağlığı üstüne
Dr. Yurtçu: "Tanrılaştırmamak üzere Atatürk'ü canım kadar severim!"
Şakir'in Camisi'sine kadın eli
Sibel Ataoğul: "Biz hukukçular ister istemez siyasetin içindeyiz"
Kebek'te öğrenciler ne istiyor?
Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan
Kadınlara bir sığınak: Auberge Madeleine Kadın Sığınma Evi
Walstreet'ten Sonra Montreal İşgali
Gösteri biçimi vurmalı çalgı müziğini Türkiye'ye getiren adam, Jozi Levi
Gülpekmez: "Yanlış yapılan şeyler varsa düzeltmemiz için çözüm önerin diyoruz"
Turquebec'in yeni Başkanı Bekir Gülpekmez'le yaşamın içinden
"Her zaman için bir mülk sahibi olmak iyidir."
Ressam Hikmet Çetinkaya'nın kan kırmızı gelincikleri
Pencereden başka bir İstanbul ve Ali İhtiyar
Yetkin Dikinciler: "Amacım Nâzım'a benzemeye çalışmak değil, ona layık olmaya çalışmaktı..."
Atatürk ve Devrim Arabaları'nın ünlü yönetmeni Tolga Örnek'le samimi bir söyleşi
Nil Ataoğul'la Kebek'te Sendikalaşma
Resimlerim çok renkli, biçimler renklerden çıkıyor...
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'dan görüntüler
Toronto Başkonsolosu Bilgen, yoğun biçimde açılışa hazırlanıyor
Dr. Khadir: "Bilime inanın!"
Türkiye Turizm Fuarı'ndaydı
Kadınların duygusallığını resmeden ressam: Orhan Alpaslan
Toplumun Muhteşem Süleyman'ı Montreal Caz Festivali'nde döktürdü
"Burada bir hikâye var, bunu çekmeliyim dedim.
Ve hiçbir şey iki kez çekilmedi!"

Türkiye'den Kanada'ya sanat köprüsü ve Ressam Atanur-Asuman Doğan çifti
Montreal'de Türk Kültür Şöleni'ni başlatıyoruz
Duo Romantika'dan dört el'li sevgi damlaları…
Petro Canada'ya karşı işçilerin utkusu
Kriz gerçekten korkunç mu?
"Zekât, bu ülkede herkes tarafından gerektiği gibi uygulansa…"
Zayıflamak sorun değil, onu korumayı bilmeli!
Ressam Ali Refik Ataoğul: "Sanatçı avant-garde olmalı"
Profesyonel bir yardım toplayıcı: Eda Levi
Fethullah hareketiyle ilgili Mahçupyan:
"O ağın içinde pekişmesi sayesinde tabii ki bir siyasi güç"

Mahçupyan: "Hrant'ın ölümünü hâlâ kabullenebilmiş değilim."
"Benim planlamacıya ihtiyacım yok demeyin!"
"Çok paranız olması önemli değil, elinizdekini akıllıca değerlendirin!"
Rum Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs yurttaşlarına pasaport veriyor
Melisa, oğlu ve torununa destek için Erivan'dan geldi
İsmail Cem İpekçi: "Kültürünüzü yitirmeyin ama, yaşadığınız topluma da karışın!"