|
İki
ülke arasında etkin bir siyaset bilimci: Prof. Samim Akgönül

Değerli
okuyucularımız, bu sayımızda tarihçi ve siyaset bilimi profesörü
Samim Akgönül konuk oldu köşemize. Bu başarılı bilim adamımız
dünyanın dört bir yanında dersler veriyor. Hatta hayatının yarısı
İstanbul'da, yarısı Strasburg'da geçiyor. Prof. Akgönül, Yeşiller
ve Sol Gelecek Partisi'nin de kurucularından biri. Çocukluğundan
beri tanıdığım sevgili Samim'e hem bu yeni partiyi hem de
çok güncel olan Gezi Parkı olaylarını sordum, ilginç yanıtlar aldım.
Söyleşimizi keyifle okuyacağınızdan eminim...
- Okuyucularımıza
kendini tanıtır mısın?
- Adım Samim Akgönül, Strasburg Üniversitesi'nde ders veriyorum.
- Biraz
daha gerilere gitsek... Galatasaray Lisesi mezunusun değil mi?
- Evet, Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra İstanbul Teknik
Üniversitesi'nde Maden ve Petrol Mühendisliği okudum ama hoşuma
gitmedi. 23 yaşındayken Fransa'ya gittim ve orada sıfırdan başladım.
Önce tarih sonra da siyaset bilimi okudum. Doktora yaptım, ondan
sonra Fransız Ulusal Araştırmalar Merkezi'ne girdim. Daha sonra
Strasburg Üniversitesi'ne girdim. Şu an Strasburg Üniversitesi öğretim
üyesiyim, ayrıca Fransız Ulusal Araştırmalar Merkezi'nde araştırmalar
yapan küçük bir ekibim var, o ekibi yönetiyorum.
- Ne konuda
araştırma yapıyorlar?
- 1000 devlet, 1000 toplum, 1000 azınlıklar diye bir araştırma var.
Benim grup azınlıklar üzerine çalışıyor. Hem eski azınlıklar dediğimiz
etnik, dinsel, dilsel, ulusal azınlıklar, hem de yeni azınlıklar
dediğimiz göçmen asıllı olanlar üzerine birçok araştırmalarımız
var.
- Sen
sürekli Fransa'da yaşamıyorsun sanırım.
- Ben yarı yarıya Fransa'da yaşıyorum. Son 4-5 senedir, haftanın
ikinci yarısında İstanbul'da yaşıyorum. Orada birçok üniversitede
dersler verdim, son iki senedir de Yeditepe Üniversitesi'nde ders
veriyorum.
- Ne dersi
veriyorsun?
- Siyaset bilimi, siyasi tarih, siyasi sosyoloji, uluslararası ilişkiler,
Türkiye'nin ikili ilişkileri, göç politikaları, azınlık; ne gelirse
aklına ...
- Her
dersi veriyorsun yani.
- Aynen...
- Başka
üniversitelerde de ders verdiğini duymuştum, hangileri bunlar?
- Geçen seneye kadar Colombia Üniversitesi'nde bir seminerim vardı.
İki sene öncesine kadar yazları Avustralya'ya gidip Sydney Üniversitesi'nde
ders veriyordum. Viyana Üniversitesi'nde bir seminerim vardı. Yani
dünyanın birçok üniversitesinde dersler verdim, konferanslara katıldım.
- Anladığım
kadarıyla sen kendi dalında bayağı ünlü birisin. Her üniversite
seni istediğine göre...
- Estağfurullah... Belki, bilemiyorum.
- Bir
de siyasete atıldın değil mi? Yeni bir parti kurdunuz.
- Evet, yeni bir parti. Daha doğrusu yeni bir parti sayılmaz. Şöyle
oldu: Aşağı yukarı 5-6 senedir yeni sol yönünde bir arayış vardı,
sonunda bu ısrarlı arayıştan yeni bir parti EDP (Eşitlik ve Demokrasi
Partisi) çıktı. Daha sonra Türkiye'deki sol kesimde ilk defa bir
şeyi gerçekleştirdik. Biliyorsun Türkiye'de sol her zaman bölüne
bölüne küçülmüştür. Biz bölünmek yerine birleşmeyi seçtik, Yeşiller
Hareketiyle birleştik ve geçen sene yeni bir parti oluşumuna gittik,
bu partinin ismi de Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi. Yani eski EDP
ile Yeşiller'in birleşmesinden ortaya çıkan bir siyasi hareket,
rakiplerimizin liberal sol olarak tanımladıkları, ama bizim kendimizi
özgürlükçü sol olarak tanımladığımız bir sol parti ve daha çok eski
sol söylemlerin üzerine inşa edilmiş ama, bunu daha da ileriye götüren,
kimlik politikaları olan, eşcinsellere de, azınlıklara da yakın
duran, tabi yine sınıf problemlerini de göz önünden kaçırmayan bir
siyasi oluşum.
- Peki,
"rakiplerimiz bizi liberal sol olarak tanımlıyorlar"
dedin, kim bu rakipler, solcu rakipler mi?
- İki taraftan da var, sosyalist sol geleneğinden gelip de, gerçi
bizler de sosyalist sol geleneğinden geldik ama, bu gelenek üzerinden
gelip de kimlik üzerine politika üretmenin sosyalist sola bir ihanet
olacağını düşünen eski yoldaşlarımız var. Yani hâlâ sınıf üzerinden
gidilmesi gerektiğini düşünen, Kürt hareketini dışlayan bir sol
var ki bunların Kürt hareketinin etnik bir harekete dönüşmesinde
çok büyük bir payları var çünkü 1970'lerden itibaren, Türkiye İşçi
Partisinin kapatılmasından sonra Türkiye'deki sol hareketler Kürt
hareketini yanlış değerlendirdiler ve dışladılar. Bunun da etkisiyle
Türkiye'deki Kürt hareketi etnik bir harekete dönüştü. Şimdi bunun
tekrar yapılandırılması lazım, yani Kürtlerin de etno-klas dediğimiz
etnik sınıf bazında bir takım özgürlükler talep ettiğini düşünen
bir siyasi hareket gerek.
- Bu partide
senin görevin nedir?
- Hiçbir görevim yok. Partinin kurucuları arasındayım, ancak Strasburg'da
yaşadığım için herhangi bir görev almadım. Benimki gönülden destek.
- Peki
partinizin başkanı kim?
- Bu da çok önemli bir nokta, partimizin başkanı yok. Eş başkan
da yok. Eş sözcülerimiz var. İki eş sözcümüz var: Sevil Turan ve
Arif Ali Cangı.
- Bir
kadın, bir erkek....
- Evet, zaten tüzüğümüzde de kadın erkek eşitliği var, eşcinsel
kotamız var.
- Partinize
nasıl bir gelecek umuyorsunuz?
- Elbette ki bizim gibi partilerin iktidara gelip Türkiye'yi yönetmek
gibi bir düşüncesi yok, devrim yapma diye bir düşüncemiz de yok
ama aslında bu devrimi yapıyoruz da.
Şu anda Gezi
Parkı'ndan itibaren olan olayların büyük bir çoğunluğunda partimizin
düşünce yapısına uygun şeyler var. İnsanların kendi hayatları hakkında
karar verebilmeleri, kendi yaşadıkları yer hakkında karar verebilmeleri,
desantralizasyon, yani şu andaki merkeziyetçi sistemden mümkün olduğu
kadar uzaklaşmak. Bunun yanında, otoriter rejimlerden, otoriter
söylemlerden son derece rahatsız olan, kendi hayatları hakkında
karar vermek isteyen insanlar var orada. Bu bize de uygun bir şey.
Yalnız Gezi Parkı'ndan itibaren ortaya çıkan olaylarda, iki değişik
sol daha eklendi. 3 sol hareket var olayın içerisinde.
- Oraya
parantez aç, bunları sonra konuşacağız. Yine partinize dönelim.
İktidar olma iddiamız yok dedin, ama önemli bir göreviniz var, muhalefet
yapacaksınız herhalde...
- Tabi, tabi ama, bu, klasik siyasi parti muhalefetinden ziyade
toplumsal bir muhalefet, yerelde bir muhalefet. İnsanların gerçekten
de kendi hayatları hakkında karar vermelerine olanak sağlayacak
bir muhalefet. O yüzden de son derece "bireye güvenen"
bir partiyiz. Yani bireyi yönlendirip, onu formate edip (sıfırlayıp?)
bir kalıba sokmaya çalışan bir oluşum değiliz.
- Gelelim
Gezi olaylarına. Her şey nasıl başladı? Nedir bu işin aslı?
- Aslında uzun zamandır, en azından 12 Eylül referandumundan beri,
hem referanduma "hayır" diyenler hem de
"yetmez ama evet" diyenler arasında, ki ben de
bu gruba dahilim, bir rahatsızlık vardı. Çünkü referandum olduktan
sonra ve % 58 oy çıktıktan sonra hem Tayyip Erdoğan'ın dilinde hem
de uygulamalarda çok büyük bir otoriterleşme seziliyordu. Ve bu
durum herkesin canını sıkmaya başlamıştı. İşte efendim, cinsellik
konusunda, üç çocuk, sezaryen konuları; elbette alkol, hatta bundan
da öte, son derece ultra kapitalist, şehir hayatına büyük etki eden
uygulamalar… İşte köprüler, parklar, inşaatlar, inşaatlar, her yerde
inşaatlar, bunların neticesinde yavaş yavaş böyle bir rahatsızlık
doğmuştu. Buna iki rahatsızlık daha eklendi; bir tanesi Uludere
meselesi, diğeri de Reyhanlı meselesi. İkisinden de biraz uzak durulması,
insanları aydınlatmaktan kaçınılması, sert söylemlerle, bu konuyu
devamlı gündeme getirenlerin hedef gösterilmesi bu rahatsızlığı
daha da arttırdı. Bu rahatsızlığın sembol noktalarından bir tanesi
de Taksim'deki Gezi Parkı projesiydi. Bu proje hiçbir şekilde orada
yaşayan insanlarla birebir konuşulmuş bir proje değildi. Halbuki
öyle bir platform var. Yani Taksim Platformu, İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanına gidip, yahu bu işi konuşalım, beraber yapalım
dedikleri vakit, Belediye Başkanının verdiği cevap, "Başbakan
istiyor, konuşacak bir şey yok!" şeklindeydi. Ve tabi
ki bu rahatsızlık devam ediyordu. Sonunda birkaç ağacın sökülmesi
sırasında sembol olarak başlayan direnişe karşı uygulanan inanılmaz
şiddet, -gerçekten inanılmaz bir şey, 15 bin ton gaz sıkıldı insanların
üstüne- bu işi daha da büyüttü ve birdenbire Gezi Parkı'nda demin
bahsettiğim "özgürlükçü sol" olarak nitelendirebileceğimiz
gençler, kadınlar, eşcinseller, azınlıklardan oluşan bu yeni grup
bu otoriter dile karşı bir direniş başlattılar. Bu birinci sol,
özgürlükçü sol, bu aynı zamanda hareketin başında olan sol. Bir
de başka şeylerden rahatsız olan insanlar vardı. Onlar da hemen
kendilerini bu harekete dikişlediler. Hemen üçüncü günden itibaren,
bu hareket 27 Mayıs'la 30 Mayıs arası başladı; 2-3 Haziran'dan itibaren
oraya yeni bir grubun geldiğini gördük, Kemalist sol, daha doğrusu
kendilerine sol diyen, halbuki bizlerin bir sol parti olduğunu düşünmediğimiz
CHP çevresinde konuşlanmış olan insanlar, ki bu insanlar zaten uzun
süredir AKP'ye her konuda muhalefet yapan insanlardır, özellikle
de Kürtlerle barış konusunda. Oysa ki Özgürlükçü sol, Kürtlerle
barış konusunda AKP'ye destek vermiştir ve hâlâ da destek vermektedir.
Gördüğünüz gibi kendilerine sol diyen, birbirine zıt gruplar orada
bir araya geldiler. Bir sürtüşme oldu ama bu sürtüşme iyi oldu.
İnsanlar o sayede birbirlerini tanıyabildiler ve 3 Haziran'dan itibaren
bu Kemalist sol da Taksim ve çevresinde yerini almaya başladı. 4
ve 5 Haziran'dan itibaren de 3. sol, yani radikal sol mu deriz ona,
devrimci sol mu, eski sol mu, o grup da Taksim'e geldi. Böylece,
3 tane, aslında birbirinden pek hoşlanmayan, hatta hiçbiri birbirini
sol olarak görmeyen 3 değişik, ayrı grup orada buluştu. Fakat her
buluşmada, bu buluşmaların bir kısmı öne çıkarıldı. İşte Tayyip
Erdoğan tarafından bir kısmı öne çıkarıldı, ama oradaki insanlar
tarafından diğer kısmı öne çıkarıldı. Böylece herkes kendi görmek
istediğini gördü ve herkes kendi suçlamak istediğini suçladı. Ve
ortaya böyle bir şey çıktı. Sonunda Gezi Parkı boşaltıldıktan sonra
olay gerçek bir sivil harekete dönüşmüş durumda. Sadece İstanbul'da
değil, birçok yerde insanlar parklarda forumlar yapıyorlar, her
gece konuşuyorlar. Yani agora tipi bir siyaset yapmaya çalışıyorlar.
Ancak şöyle söylemek lazım; İstanbul'da biraz beyaz Türklerin hareketi
olarak görünen hareket, başka yerlerde, Ankara'da, Mersin'de, Antakya'da
gerçek bir şiddet hareketini de doğurdu. Daha doğrusu, şiddetli
bir tepkiyi doğurdu. Bugün hâlâ hem Ankara hem de Mersin'de polisin
şiddetli bir müdahalesi var. Elbette ki İstanbul'daki arkadaşların
da bunları unutmaması lazım.

- Peki
nereye varacak sence bunlar?
- Bunun nereye varacağı... Aslında varacağı yere vardı. Bir sonuç
elde etmek mümkün değil desek de, bir sonuç elde edildi aslında.
Hem de çok önemli bir sonuç. Şu anda insanlar kendi hayatlarında
bir rol oynayabileceklerini, her şeye "evet"
demeyebileceklerini öğrenmiş durumda. Bundan sonra artık bu otoriter
dili kullanmak çok zor. Benim en büyük korkum, bizim gibi insanların
başlattığı bu itaatsizlik, bu otoriteye karşı hareketin barış sürecine
kötü bir etki etmesiydi ki, şimdilik öyle bir şey yok anladığım
kadarıyla. Dediğim gibi Kemalistler oraya gelince, işte "biz
Ak Partiye karşıyız, çünkü Kürtlerle barışıyorlar" diyorlardı.
Halbuki biz de Kürtlerle barışılması için oradaydık. Ters bir etki
etmesinden korkuyorduk. Şimdilik bu olmadı, bu da iyi bir şey. Fakat
bu barış sürecinin devam edebilmesi için muhakkak Türkiye'de devletin
kendi üzerine düşeni yapması lazım. Şu ana kadar hiçbir hareket
yok. Hiçbir yasa değişikliği, sistem değişikliği, grupsal değişiklik,
hiçbir şey yok. Ve bizim aldığımız bilgilere göre, yani her zaman
okuyoruz, duyuyoruz, Kürtler de bu durumdan memnun değiller. Kürtler
kendi üzerlerine düşeni yaptılar. Şu anda bütün PKK militanları
silahlarıyla birlikte Kuzey Irak'a çekildiler ve şu anda şiddet
yok. Şunu da unutmamak lazım; Türkiye'de yıllardır ilk defa 6 aydır
bir tek kişi ölmedi, bir tek asker ya da Kürt militan ölmedi. Bu
da çok önemli bir kazanım. Bu kazanıma dört elle yapışmak lazım
herhalde. Fakat bunun devam edebilmesi için, şimdi top diğer tarafta.
Yapısal değişikliklerin yapılması şart. Eğer otoriterliğe karşı
olan bu hareket, barış sürecinin de biraz daha hızlanmasına, gerçekten
bir ete kemiğe bürünmesine yol açacaksa, ne mutlu bize. Fakat henüz
bunu göremiyoruz.
- Peki
hükümetin ne yapmasını istiyorsunuz?
- Hükümetin yapması gereken en önemli ve en elzem şey yeni anayasadır.
1982 anayasası bu anlamda çok yetersiz. Ayağa kalkmış olan 2013
Türkiye'sine çok dar bir anayasa, komik bir anayasa. Hiçbir şekilde
kullanılamayan, uygulanamayan bir anayasa. Yeni bir anayasa şart.
Bu anayasada sistemin değiştirilmesi ve yerel yönetim sisteminin
getirilmesi şart. Fakat bunun için de uzlaşma gerekiyor. Bu uzlaşma
olabilecek mi, olamayacak mı.? Şimdiye kadar iyimser değilim, çünkü
uzlaşma komisyonu bir şey beceremedi. Fakat bu iş seçimlerden sonraya
bırakılırsa o zaman çok daha zor olacak. Çünkü seçimlerden sonra
bu kadar güçlü bir parti gelecek mi gelmeyecek mi, onu da bilmiyoruz.
Öte yandan AKP'nin otoriterleşmesi tek başına anayasa yapmasını
da sıkıntılı bir hale soktu. Çünkü tek başına yine "kendine
ait", "kendine demokratik" bir anayasa yapabilir.
Oldukça zor. Herhalde AKP'nin kendi içinden gelen daha yumuşak,
daha demokrat seslere kulak verilmesi gerekli ki, bir uzlaşma ortamı
hazırlanabilsin. Ama açıkçası bu konuda pek iyimser değilim.
- Taksimi
ve gerek İstanbul gerek diğer kentlerdeki meydanları dolduran birçok
insan AKP'nin şeriat yönetimi getireceği endişesi içinde. Sen böyle
düşünmüyor musun?
- Bir kısmı öyle evet ama ben böyle düşünmüyorum. Şeriattan çok,
otoriter ultra-kapitalist bir sistem getirmesinden korkuyorum. Tekrar
Gezi olaylarına dönersek; AKP'nin şeriat getireceğini düşünenler
de Gezi Parkı'ndaki ilk gruba katıldılar. Ancak onlar başta orada
değildiler. Ağaçlara sarılmadılar, traktörlerin önünde durmadılar.
Onlar üç gün sonra geldiler ama, geldiler ya çok da iyi oldu. Ancak
hareketin başlangıç noktası o değil. Hareketin başlangıç noktası
insanların kendi hayatları hakkında karar verebilmek istemeleri.
Hep 'a-politize' olduğunu düşündüğümüz şu andaki genç kuşağın
hiç de 'a-politize' olmadıklarını gördük, görüyoruz. Ancak bizler
gibi de politize değiller. Bizler daha dogmatik, ideolojik, daha
teorik politize edilmiş bir kuşağız. Onlar dogmatizm olmadan, teorize
olmadan, fakat özgürlükçü bir dünya çerçevesinde son derece politize
olmuş bir kuşak. Elbette onların da günlük hayat konularında sorunları
var. Mesela dinin bu kadar günlük hayata müdahalesinden son derece
rahatsızlık duyuyorlar. Yani bir tek muhalefet var denemez. Birçok
muhalefet var. Bu birçok muhalefetin 'agregasyonu', yani
hep beraber ortaya çıkması…
- Peki
böyle bir parti iktidardayken bu insanların istedikleri olabilir
mi sence?
- Elbette, yani iktidar bu, demokrasi bu. Yani iktidarda olmak,
tamam bitti artık, bir daha ki seçime kadar her şeye karar vermek
değil. Tam tersine insanların kendi siyasetlerine katılımına olanak
veren bir sistem. Evet, yani demokrasiyi işlettiğinizde, iktidardakiler
kim olursa olsun, insanlar kendi istemediklerini yaptırmazlar. Çoğunlukla
da yaptırmıyorlar zaten.
- Buna
gerçekten inanıyorsan çok güzel, günün birinde sorunlar çözülecek
demektir. Teşekkürler...
Temmuz-Ağustos
13
Yazarın Önceki
Yazıları:
Dr. Çıkırıkçıoğlu: "Kolestrolün yüksekliği damar tıkanabilir
demek"
Dr. Çıkırıkçıoğlu'yla kalp sağlığı üstüne
Dr. Yurtçu: "Tanrılaştırmamak üzere
Atatürk'ü canım kadar severim!"
Şakir'in Camisi'sine kadın eli
Sibel Ataoğul: "Biz hukukçular ister
istemez siyasetin içindeyiz"
Kebek'te öğrenciler ne istiyor?
Pasta Sanatçısı Aylin Özyazgan
Kadınlara bir sığınak: Auberge Madeleine
Kadın Sığınma Evi
Walstreet'ten Sonra Montreal İşgali
Gösteri biçimi vurmalı çalgı müziğini
Türkiye'ye getiren adam, Jozi Levi
Gülpekmez: "Yanlış yapılan şeyler
varsa düzeltmemiz için çözüm önerin diyoruz"
Turquebec'in yeni Başkanı Bekir Gülpekmez'le
yaşamın içinden
"Her zaman için bir mülk sahibi
olmak iyidir."
Ressam Hikmet Çetinkaya'nın kan kırmızı
gelincikleri
Pencereden başka bir İstanbul ve Ali
İhtiyar
Yetkin Dikinciler: "Amacım Nâzım'a
benzemeye çalışmak değil, ona layık olmaya çalışmaktı..."
Atatürk ve Devrim Arabaları'nın
ünlü yönetmeni Tolga Örnek'le samimi bir söyleşi
Nil Ataoğul'la Kebek'te Sendikalaşma
Resimlerim çok renkli, biçimler renklerden
çıkıyor...
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'dan görüntüler
Toronto Başkonsolosu Bilgen, yoğun biçimde
açılışa hazırlanıyor
Dr. Khadir: "Bilime inanın!"
Türkiye Turizm Fuarı'ndaydı
Kadınların duygusallığını resmeden ressam:
Orhan Alpaslan
Toplumun Muhteşem Süleyman'ı Montreal
Caz Festivali'nde döktürdü
"Burada bir hikâye var, bunu çekmeliyim
dedim.
Ve hiçbir şey iki kez çekilmedi!"
Türkiye'den Kanada'ya sanat köprüsü ve
Ressam Atanur-Asuman Doğan çifti
Montreal'de Türk Kültür Şöleni'ni başlatıyoruz
Duo Romantika'dan dört el'li sevgi
damlaları…
Petro Canada'ya karşı işçilerin utkusu
Kriz gerçekten korkunç mu?
"Zekât, bu ülkede herkes tarafından
gerektiği gibi uygulansa…"
Zayıflamak sorun değil, onu korumayı
bilmeli!
Ressam Ali Refik Ataoğul: "Sanatçı
avant-garde olmalı"
Profesyonel bir yardım toplayıcı: Eda
Levi
Fethullah hareketiyle ilgili Mahçupyan:
"O ağın içinde pekişmesi sayesinde tabii ki bir siyasi güç"
Mahçupyan: "Hrant'ın ölümünü hâlâ
kabullenebilmiş değilim."
"Benim planlamacıya ihtiyacım yok
demeyin!"
"Çok paranız olması önemli değil,
elinizdekini akıllıca değerlendirin!"
Rum Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs yurttaşlarına
pasaport veriyor
Melisa, oğlu ve torununa destek için Erivan'dan
geldi
İsmail Cem İpekçi: "Kültürünüzü yitirmeyin
ama, yaşadığınız topluma da karışın!"
|